16   Ocak
2018

Top Stories

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

24 Aralık 2017 tarihinde yayınlanan 2 KHK,  OHAL olmadan ülkeyi yönetemeyecek hale gelen siyasal iktidarın yaşadığı korkunun ürünüdür. Bugüne kadar hayata geçirilen hukuksuzluğun üzerine adeta tüy diken KHK’ler ile bir yandan haksız, hukuksuz ihraçlar sürdürülmekte, diğer taraftan tüm topluma tek adam diktatörlüğüne biat eden gönüllü kulluk dayatılmaktadır.

26 Aralık 2017 tarihinde Eş Genel Başkanımız Aysun Gezen’in yaptığı, sendikalarımız MYK üyelerinin ve demokrasi güçlerinin katılımıyla gerçekleşen basın toplantımızın metni aşağıdadır.

“Ülke olarak tarihimizin belki de en karanlık döneminden geçiyoruz. 15 Temmuz darbe girişimini “Allahın bir lütfu” olarak nitelendiren AKP-Saray rejimi, tek adam diktatörlüğünü ve faşist rejimi inşa etmek için saldırılarına her gün bir yenisini ekliyor. Son olarak Pazar gecesi yayımlanan iki KHK, 17 aydır sürdürülen OHAL hukuksuzluğunun ülkede demokrasi, adalet, eşitlik, özgürlük, insanca bir yaşam isteyen milyonları hedef aldığını, bu kesimlere yönelik adeta bir düşman hukuku oluşturduğunu tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Bilindiği üzere 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasında tüm toplumun ve parlamentoda yer alan, almayan tüm siyasi partilerin darbe karşıtı tutumu belirleyici olmuştur. Toplumda ve parlamentoda yaşanan bu geniş birlikteliğe rağmen AKP hükümeti 20 Temmuz’da Olağanüstü Hal ilan etmeyi tercih etmiştir.  İlan edildiğinde ‘üç aylık süreye gerek yok, bir iki ay içinde kaldırırız” denilen OHAL bugüne kadar tam beş kez uzatılmıştır; fakat darbe girişiminin siyasal ayağına ilişkin tek bir adım dahi atılmamıştır. Bunun yerine OHAL siyasal iktidar ve Saray’ın elinde tek adam diktatörlüğü hedefinin önündeki engelleri temizleme silahına dönüşmüştür.

17 aydır süren OHAL düzeninde yasama işlevsizleştirilmiş, yürütme tek adamda toplanmış, yargı tamamen siyasi iktidarın önceliklerine ve gündemine uygun kararlar alır hale getirilmiştir. Türkiye Yoksulluk, Yasaklar, Yolsuzluk ile birlikte anılan bir ülkeye dönüştürülmüştür. AKP-Saray rejimi artık OHAL dışında bir seçenekten yoksundur; OHAL tam da bu nedenle süreklileştirilmek istenmektedir. Baskı ve zora dayalı bir sistemi ilelebet ayakta tutamayacaklarını bilmesine rağmen içine sürüklendiği yönetememe krizinden çıkamamakta, korktukça daha fazla saldırganlaşmaktadır.

Değerli Basın Emekçileri,

İşte pazar gecesi çıkarılan 2 KHK,  OHAL olmadan ülkeyi yönetemeyecek hale gelen siyasal iktidarın yaşadığı bu korkunun üründür. Bugüne kadar hayata geçirilen hukuksuzluğun üzerine adeta tüy diken KHK’ler ile bir yandan haksız, hukuksuz ihraçlar sürdürülmekte, diğer taraftan tüm topluma tek adam diktatörlüğüne biat eden gönüllü kulluk dayatılmaktadır.

695 sayılı KHK ile toplam 2 bin 756 kamu çalışanı daha ihraç edilirken sadece 114 kamu çalışanı iade edilmiştir. Üstelik ne komisyon kararlarında ne de KHK iade listesinde işlerini geri istediği için açlık grevi yapan ve kritik eşikte olan, yaşam haklarının gaspıyla karşı karşıya kalan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça vardır. Yaşanan ihraçlarda yine konfederasyonumuza bağlı sendikaların yönetici ve üyeleri hedef seçilmiştir.

Şu ana kadar ki belirlemelerimize göre TSK, Jandarma ve sahil güvenlikten ihraç edilenler düşüldüğünde geriye kalan 1.694 kamu görevlisinin en az 138’i bağlı sendikalarımız üyesidir. Bunlardan 77’si bağlı sendikamız TÜM BEL SEN, 33’ü EĞİTİM SEN, 24’ü BES üyesi ve yöneticisidir. Bağlı sendikalarımız DİVES’in iki, SES ve HABER SEN’in ise birer üyesi ihraç edilmiştir.

Türkiye genelinde 169 Belediye çalışanı ihraç edilirken bunlardan 109’unun tüm belediyelerine kayyum atanan Van’da yaşanması, Van belediyelerinden ihraç edilen 109 kişiden ise 73’nün bağlı sendikamız TÜM BEL SEN üyesi olması, siyasal iktidarın emek ve demokrasi düşmanlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

KHK ile ihraç edilen ve işine dönme talebiyle açlık grevi yapan bağlı sendikamız EĞİTİM SEN üyesi Semih Özakça’yı ziyaret ettiği için açığa alınan Sinop Eğitim Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. İrfan Mukul da KHK ile ihraç edilen arasındadır. Mukul’un fakülteden öğrencisi olan Özakça’yı ziyaret ettiği gerekçesi ile ihraç edilmesi siyasal iktidarın tamamen kin ve nefretle hareket etmekten vazgeçmediğini göstermektedir.

Değerli Basın Emekçileri

Burada tüm kamuoyunun, hatta KESK’i hedef alanların da çok iyi bildiğine inandığımız iki temel noktanın altını tekrar çizmekte fayda görüyoruz.

  • KESK nereden, kimden gelirse gelsin, tüm darbelere, vesayet sistemlerine karşı olan ve bunun için bedel ödeyen bir konfederasyondur.
  • KESK, 11 yıl boyunca iktidara ortaklık eden, ‘ne istediyse verilen” cemaate karşı 15 Temmuz’dan sonra değil, en başından beri en net tutumu takınan kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür.  KESK söz konusu yapının hem kamuda hem toplumsal yapıda yarattığı tahribata dikkat çekmekle kalmayıp buna karşı mücadele etmiş bir konfederasyondur.

OHAL’de KESK neden hedef alınmıştır? Bugüne kadar toplam 4.237 KESK’li neden KHK’lerle ve Yüksek Disiplin Kurulu Kararları ile ihraç edilmiş, yüzlercesi açığa alınmış, sürgün edilmiştir?

  • Çünkü KESK kurulduğu günden bugüne milyonlarca yurttaşın yararlandığı kamu hizmetlerinin her geçen gün piyasaya daha çok açılarak tasfiye edilmesine,
  • Kamu emekçilerinin kısmi iş güvencesinin ortadan kaldırılarak siyasal iktidarların kapı kulu haline getirilmesine,
  • Siyasal iktidarların emekçileri bölmek, parçalamak için emek alanına soktuğu Truva atı, sarı sendikalara

Karşı en başından beri mücadele eden, tüm baskılara rağmen bu mücadeleden taviz vermeyen kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür ve öyle kalacaktır.

KESK, bir ülkede emeğin haklarını korumanın, kazanımlarını kalıcı hale getirmenin biricik yolunun o ülkede demokrasinin, barışın, adaletin, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesinden geçtiği bilinci ile emek ve demokrasi mücadelesi arasında köprüler kuran,  kurmaya devam eden kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür ve öyle kalacaktır.

Kısacası biz KESK olarak 78 milyon vatandaşın kamu hizmeti alma hakkı için,  3 milyon kamu emekçisinin hak ettiği insanca yaşam için mücadele ediyoruz. İşte bu nedenle en başından beri emek ve demokrasi karşıtlarının hedefinde olduk. Bugün de, 15 Temmuz sonrasında KESK’i “darbe destekçisi” olarak itham edemeyeceklerini bilenler yıllardır kararlılıkla sürdürdüğümüz emek ve demokrasi mücadelemizi “suç” gibi göstermektedir.

Tekrar üstüne basa basa vurguluyoruz. Yönetici ve üyelerimizi haksız, hukuksuz tamamen keyfi olarak açığa alınanların, ihraç edenlerin tek bir kriteri vardır.  O da başta kamu emekçileri olmak üzere tüm emekçi kesimlerin hak ve özgürlüklerini sınırlayan düzenlemelere seyirci kalmamamızdır. Anayasa ile yasalarla, başta Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri olmak üzere ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış bulunan sendikal hak ve özgürlükleri kullanmamızdır.

Oysa bir sendikanın, konfederasyonun;  anayasa ile yasalarla, ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış bulunan sendikal hak ve özgürlükleri kullanması “suç” değildir. Dolayısıyla, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi yürüttüğü için, ihraç edilen, açığa alınan, sürgün edilen yönetici ve üyelerimiz de “suçlu” değil, kamu emekçileri mücadelesinin onurudur.

Değerli Basın Emekçileri,

Yeni KHK’ler ile sadece ihraçlar yaşanmamış, siyasi mahkûmlara tek tip elbise zorunluluğundan,  “15 Temmuz darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğinde eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden,” sivillere hukuki, idari, mali ve cezai muafiyet getirilmesine, Danıştay ve Yargıtay üyelerinin sayısının artırılmasından, Milli Savunma Bakanlığına açıktan memur atamasına, Savunma Sanayi Müsteşarlığının Cumhurbaşkanına bağlanıp burada sınavsız personel istihdam edilmesinden Şeker Kurumu’nun kapatılmasına kadar onlarca hukuksuz düzenlemeye daha imza atılmıştır.

AKP, 696 sayılı KHK ile iktidarına biat etmeyen tüm kesimleri hedef alan politikasına faşist rejimleri aratmayacak düzenlemeler eklemiştir.

Bunlardan en öne çıkanı “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında hukuki, idari, mali ve cezai muafiyet getiren Madde 121’deki düzenlemedir.

Söz konusu düzenleme ile darbe girişimi ile masum askerleri, askeri öğrencileri hedef alan, linç boyutuna varan saldırılarda yer alanlara cezai muafiyet getirilmektedir. Öte yandan düzenlemede yer alan “bunların devamındaki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler” ibaresi ile kasıtlı olarak tam bir belirsizlik ve kaos ortamı yaratılmıştır.

AKP iktidarına yönelik her eylemin hatta eleştirinin darbe ve terör torbasına konulduğu, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın dahi İçişleri Bakanı tarafından açıkça tehdit edildiği bir ortamda AKP-Saray rejimine muhalif her türlü eylem, etkinlik ve eleştirinin devam niteliğinde sayılabileceği, silahlandırılan paramiliter yapıların muhaliflere saldırmasının önünün açıldığı ve üstelik bu saldırılar için tam bir cezasızlık getirileceği açıktır. Ayrıca KHK ile Sarayın her hafta çağırdığı muhtarlara, belediye başkanlara ateşli silah taşıma yetkisi verilmiştir.  Bu düzenlemeler sivilleri dahi hedef alan İnsansız Hava Araçları’na (İHA) ilişkin düzenlemeler ve silah, mühimmat üretilmesi amacıyla şirket kurulmasına yönelik düzenlemeler birlikte ele alındığında 696 sayılı KHK ile açıkça bir iç savaş hazırlığı yapıldığı görülmektedir.

Değerli Basın Emekçileri;

696 sayılı KHK ile AKP-SARAY iktidarının baskı rejimine karşı çıkan herkese adeta düşman hukuku ve linç kültürü dayatılmaktadır.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atarak ölümlere, katliamlara, savaşa karşı sesini yükselten, barış isteyen akademisyenler “terörist” ilan edilirken kan banyosu çağrısı yapanların cezasız kalması sağlanmak isteniyor. Terör tanımının sürekli genişletildiği, terörün kapsamının ve kimlerin terörist olduğunun bizzat iktidar tarafından keyfi bir şekilde belirlendiği bir ortamda cezasızlık kapsamının AKP karşıtı her türlü eyleme yaygınlaştırılabileceği açıktır. Buna karşın Ceza Muhakemeleri Kanununda yapılan değişikliklerle yıllardır sınırlanan savunma hakkının tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik ciddi ve tehlikeli boyutlarda düzenlemeler getirilmiştir. Örneğin zorunlu müdafiiliğin kabul edildiği hallerde müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi halinde duruşmaya devam edilebilecektir. Dolayısıyla müdafii olmaksızın hüküm tesis etmek mümkün olabilecektir. Gerek duruşmanın hazırlık aşamasında, gerekse duruşmada her türlü bilgi, belge, ifade, rapor artık okunmayacak; “anlatılacak”tır. Yine 10 yıl üzerindeki hapis cezaları için yapılan itirazlarda Yargıtay’ın duruşmalı görüşme zorunluluğu kaldırılmaktadır.

Savunma hakkının açıkça ihlali anlamına gelen bu uygulamalarda ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı itiraz değerlendirilirken savunma hakkının kısıtlanması ile hükmün gerekçeyi içermemesi maddeleri kapsam dışı bırakılmıştır.

Kısacası AKP-Saray rejimi çıkardığı KHK ile bir taraftan paramiliter yapıları koruyup kollamakta diğer taraftan ise mahkemeleri muhalifler için tam bir kıyım makinesine dönüştürmektedir.

Değerli Basın Emekçileri,

Tüm evrensel hukuk normlarını, hukuk devleti ilkesini tamamen yok eden iktidar, 696 sayılı KHK ile tıpkı 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi kanununda yaptığı değişiklik gibi, yüz binlerce işçi ve emekçiyi yakından ilgilendiren kadro düzenlemesini dahi parlamentodan, her tür denetimden kaçırarak yapmayı tercih etmiştir.

5 Aralık’ta bizzat Cumhurbaşkanı tarafından tüm taşeron işçilere koşulsuz kadro sözü verilmesine rağmen, 696 sayılı KHK ile taşeron işçilerin büyük çoğunluğu kadro hakkından yoksun bırakılmıştır.  KHK ile yapılan düzenlemelere göre Belediye ve il özel idarelerinde çalışan 400 bin taşeron işçisi kadroya değil sendikal-sosyal-mali haklar ve ücret bakımından kadrolu işçilere göre ciddi farklar bulunan iktisadi teşekkül işçiliğine geçirilecektir.

Kadroya geçirileceği söylenen 450 bin kamu taşeron işçisinin ise önemli bir bölümü kapsam dışında bırakılmıştır. Buna göre; KİT kapsamındaki 26 kurumda, benzer şekilde özel bütçeli 26 kurumda çalışan taşeron işçiler düzenlemenin kapsamı dışında tutulmuştur. Ayrıca “herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik, yaşlılık veya malullük aylığı almaya hak kazanmamış olanlar”taşeron işçiler de kapsam dışında tutulmuştur.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi “696 sayılı KHK’nın 83. Maddesi ile Kamu İhale Kanunu’nda değişlik yapılarak “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri” kapsamında çalışan taşeron işçiler dışında kalanlar da kapsam dışında tutulmuştur. Böylece “danışmanlık hizmetleri, hastane bilgi sistemi yönetim hizmetleri, çağrı merkezi hizmetleri, anahtar teslim (mal- yapım işi)  ihalelerinde çalıştırılan binlerce taşeron işçisi de kapsam dışında bırakılmıştır. Üstelik “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmelerine” göre çalıştırılan taşeron işçilerinden personel gideri yüzde 70’in altında olan sözleşmelere bağlı olarak çalıştırılanların da kadroya alınmayacağı düzenlenmiştir. Bununla da kalınmamış geçmişte açtıkları davalardan, geçmişe yönelik hak ve alacaklardan feragat etmeyen taşeron işçiler de kapsam dışında tutulmuştur.

Diğer taraftan kapsama giren işçilere ise hem güvenlik soruşturması hem de yazılı- sözlü ya da uygulamalı sınav şartı getirilmiştir. Hukuki denetim dışında tutularak keyfi bir sürecin işletildiği güvenlik soruşturmasının ve sınav şartının AKP iktidarı tarafından bugüne kadar hayata geçirilen onlarca benzer uygulama göz önünde bulundurulduğunda dahi ayrımcılık ve kayırmacılığa hizmet edeceğini, istenmeyen işçilerin kadroya alınmaması için bir eleme mekanizması olarak kullanılacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Ayrıca tüm şartları yerine getirip, güvenlik soruşturması ve sınavdan geçen taşeron işçilerin kadroya geçişlerinin ise  “mevcut hak ve ücretlerle yapılacağı” düzenlenmiştir. Yani kadroya alınsa da taşeron işçilerinin hem çalışma koşulları değişmeyecek hem de aynı veya benzer işi yaptıkları mevcut kadrolu işçilerle aynı ücret ve haklara sahip olamaycaktır. Üstelik onlarca şartı aştıktan sonra kadroya alınan taşeron işçiler, mevcut kadrolu işçilerin yararlandığı toplu iş sözleşmesinden de yararlanamayacaktır.

En önemlisi eşitlik ilkesinin ihlal edildiği düzenleme yasa ile değil, KHK ile yapıldığı için mağdur olan taşeron işçilerinin yargıya, Anayasa Mahkemesine başvurmasının yolu da kapatılmıştır.  Kapsam dışı bırakılanların akibetinin ne olacağı da belirsizdir; yeni bir düzenleme yapılmazsa, bu taşeron işçilerinin işsiz kalması durumu söz konusu olabilecektir. 

Kısacası 2004 yılında 3.183 olan kamudaki taşeron işçi sayısını 2017 yılına kadar 283 artırarak 850 bine çıkararak ülkeyi ‘Taşeron Cumhuriyetine’ çevirenlerin ‘kamu taşeron işçisine şartsız, ayrımsız kadro müjdesi!” yine boş çıkmıştır.

Değerli Basın Emekçileri;

Birçok kurumun doğrudan Cumhurbaşkanına bağlanarak tek adam diktatörlüğünün taşlarının döşendiği bu KHK de orman alanlarının yağmaya açılmasından, cazibe merkezleri adı altında sermayeye teşvik ve kaynak aktarımına, dış borç sağlanması için beklenen etkiyi yaratamayan Varlık Fonu’nun yeniden düzenlenmesinden iç borçlanma için Vakıflar Bankasının Hazineye devrine kadar birçok alanda emekçiler ve halk aleyhine düzenleme yapılmaktadır.

Varlık Fonuna devri sağlanan PTT ve iştirakleri kamu kurum ve kuruluşlarına personel alımına ilişkin düzenlemelerin kapsamı dışında tutulmuş, sözleşmeli personel alımında KPSS şartı ortadan kaldırılmış, torpil ve kayırmacılıkla işe alımı iptal eden mahkeme kararları hiçe sayılmış, şirketleşen PTT’nin çalışanlarının kaderi şirketin iki dudağı arasına terk edilmiş, binlerce emekçi geleceksizleştirilmiştir.

Değerli Basın Emekçileri

Cemaat ve tarikatlara ait yurtlarda taciz, tecavüzün her geçen gün arttığı, çocuklarımızın geleceğinin yapılan düzenlemelerle her geçen gün gerici-dinci cemaat, tarikat ve vakıflara teslim edildiği bu dönemde yine bir KHK ile bir cemaatin elinden alınan yurtların ve okulların hızla başkalarına devri düzenleniyor. Hiçbir pedagojik formasyonu olmayanların öğretmenliğe atanması yetmezmiş gibi KHK ile bu atamaların geçerliği tescilleniyor.

Bizler çocuk, kadın ve emek düşmanı AKP-Saray rejiminin KHK’lerle hayatlarımızı cehenneme çevirmesine seyirci kalmayacağız.

Pazar gecesi çıkarılan KHK’ler ile ülkenin üzerine çöken karanlık daha zifiri hale getirilse de umutsuzluğa, yılgınlığa kapılmamızı bekleyenleri yanıltmaya devam edeceğiz.

Çünkü bizler her kışın bir baharı olduğuna, karanlığın en koyu olduğu anın aydınlığa en yakın olunan an olduğuna inancını korumakla kalmayıp özlenen baharı, beklenen aydınlığı getirmek için her türlü baskıya direnen, acıyı bal eyleyen fiili meşru mücadele geleneğinin mirasçılarıyız.  

Demokratik, laik bir ülkede, barış ve kardeşlik içinde, insanca bir yaşam mücadelesi veren,  Türkiye kamu emekçileri sendikal mücadelesinin yüz akı KESK’lileriz.

Ana sütümüz kadar helal olan işimizi,  ekmeğimizi hep beraber geri alacağız. O zamana kadar yarının aydınlığa daha fazla yakınlaştığımız bir gün olacağına olan inancımızı koruyarak bu zor günleri aşmak için birbirimizle daha fazla kenetlenmeye devam edeceğiz.

Yılın bu son günlerinde Ankara’nın insanın içine işleyen ayazı pırıl pırıl bir güneşle nasıl dağılıyorsa bu ülkenin üzerine çöken kara bulutlar da elbet dağılacak. 

Er ya da geç

Emek kazanacak,

Demokrasi kazanacak,

Laiklik kazanacak,

Barış ve kardeşlik kazanacak,

İnsanca Bir Yaşam Mücadelesi Kazanacak,

HAKLI OLANLAR KAZANACAK,

BİZ KAZANACAĞIZ!

Sözlerimizi tamamlarken haksız-hukuksuz bir şekilde ihraç edilen, açığa alınan kamu emekçileri olmak üzere emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olana herkesi OHAL/KHK rejimi ile örülen açık faşizme karşı emek, demokrasi ve barış mücadelesinde tek ses, tek yürek olmaya çağırıyoruz.”

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
KESK 22. Yaşını Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde düzenlediği etkinlikle kutladı.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Irak ve Suriye’de çatışmaların görece azalması ABD ve emperyalist güçleri yeni çatışmaların zeminini hazırlamaya itmişe benziyor!
ABD’nin kendisinin aldığı ve 22 yıldır uygulanmayan  “Kudüs’ün İsrail’in Başkenti olduğuna dair karar”ı halkların bir arada yaşama iradesine açıkça saldırı şeklinde hayata geçirmesi provokasyondur.
Öte yandan aynı gün BM gözetimi altında bulunan ve binlerce sivilin yaşadığı Mahmur Kampı’na yönelik kim tarafından yapıldığı belli olmayan saldırı da göstermektedir ki, Ortadoğu bir kez daha çatışma alanı haline getirilmek istenmektedir.
Gerek ABD ve gerekse de ülkemizde siyasi iktidarın Kudüs’ü iç politika malzemesi yapmaları çözüm yerine çözümsüzlüğü, barış içinde bir arada yaşam yerine çatışma ve kaosu derinleştirecektir.
İçte ve dışta sıkışan, tıkanan Trump’un Kudüs kararı ile kendini kurtarmaya çalışması, AKP’nin yeni bir “one minute” çıkışı ile milliyetçi dalga üzerinden düşen oylarını toparlamak istemesi kabul edilemez. İnsanlık tarihi karşıt gibi görünseler de çatışmalardan siyasal fayda sağlayanların iaynı geminin yolcusu olduğunu defalarca ispatlamıştır.
Nerenin başkent olacağına ABD ya da İsrail politikacıları değil orada yaşayan halklar karar vermelidir.
Provokasyon derhal durdurulmalı,  Filistin halkının meşru talepleri kabul edilmeli, Filistin ve İsrail halklarının bir arada ve barış içinde yaşamaları için gerekli siyasal adımlar atılmalıdır.

KESK

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Yıllardır okullarda yaşanan şiddet olayları, kavgalar, çeteleşmenin gittikçe büyüyen bir tehdit haline gelmesi karşısında bugüne kadar gerekli adımları atmayıp, okullarda yaşanan şiddet olaylarına kayıtsız kalanlar, bir meslektaşımızın daha öğrencisi tarafından şiddete uğraması sonucunda hayatını kaybetmesine neden olmuşlardır. Son olarak İzmir Ödemiş Kaymakçı Çok Programlı Anadolu Lisesi Müdürü Ayhan Kökmen, veli toplantısı öncesi iki öğrencisi tarafından silahla vurularak hayatını kaybetmiştir. Meslektaşımızın ölümüne neden olan, tüm eleştiri ve uyarılarımıza rağmen eğitimde yaşanan sorunlara ve şiddet olaylarına seyirci kalan, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran politikalardır.

Okullarda yaşanan çeteleşme ve eğitim kurumlarının benimsenen yanlış politikalar nedeniyle şiddet yuvası haline gelmesinin bedelini bugüne kadar kimi zaman öğrenciler, kimi zaman eğitim emekçileri hayatlarını kaybederek ödemişlerdir.
Öncelikle kabul etmek gerekir ki, okullarımızın birer şiddet yuvası haline gelmesinde, öğretmenlik mesleğini rencide eden yaklaşım ve açıklamaların, her fırsatta şiddet ve nefret dilini kullanan siyasetçilerin ciddi bir katkısı ve sorumluluğu vardır. Toplum olarak hayatımızın her aşamasında evde, sokakta, iş yerlerinde sık sık karşı karşıya kaldığımız şiddet olgusu, okullarımızı da çepeçevre kuşatmış, eğitim emekçilerini şiddetin hedefi haline getirerek, ölümle sonuçlanan ağır sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Okullarda yaşanan şiddetin toplumsal nedenleri göz ardı edilemez. Özellikle son yıllarda toplumdaki gelir adaletsizliğinin ve yoksullaşma oranının artması; halkın gelecek kaygısı ve gençler arasında sisteme dönük güvenin aşınması; kültürel yozlaşma ve yabancılaşma; yazılı ve görsel medyanın şiddet unsurları içeren programlarındaki artışlar, sadece okulları değil, yaşamın bütün alanlarında yaşanan şiddeti sürekli olarak yeniden üretmektedir.
Okullarda yaşanan şiddetin ve öğretmenlere yönelik saldırıların önlenebilmesi, öncelikle her fırsatta öğretmenleri, eğitim ve bilim emekçilerini, hedef haline getiren politika ve uygulamalara son verilmesinden geçmektedir. Türkiye’nin her yerinde okullarda birbirine benzer şiddet olaylarının yaşanması, şiddetin arkasındaki nedenlerin ortaya çıkarılmasını, eğitim kurumlarında öğrenci ve öğretmenlerin can güvenliğinin sağlanmasını gerektirmektedir.
Okulda şiddet sorununu çözmek, günü birlik müdahalelerle değil, uzun vadeli eğitim politikalarıyla mümkündür. Bunun için başta öğrenci ve eğitim emekçileri olmak üzere, eğitimin tüm bileşenlerine yönelik olarak kültürel, sosyal yönden tatmin edecek çalışmaların hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesi şarttır. Okullarda rehberlik hizmetlerinin işletilmesi ve buralardaki yetersiz personel sayılarının giderilmesi gerekirken, MEB’in rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerine yönelik düzenlemelerinin olumsuz sonuçlarının görülmeye başlanması dikkat çekicidir.
Okulda şiddetin önüne geçebilmek için öğretmen, öğrenci ve velilerin eğitimi önem kazanmaktadır. Çünkü gençliği anlama, algılama, sorunlarına çözüm üretebilmek ve bu alandaki yetenekleri açığa çıkarmak için eğitimin ne kadar önemli olduğu ortadadır. Okul içinde özel güvenlik birimleri veya okul çevresine polis yığarak sorunu kolluk kuvvetleri ile çözmek sorunu başka yerlere havale etmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Eğitim Sen olarak, okullarda yaşanan şiddet olaylarının önüne geçebilmek için, ilgili tüm kesimleri sorumlu davranmaya çağırıyoruz. Sendikalar, eğitim örgütleri, öğrenci ve velilerle birlikte herkes, okullarda şiddeti azaltmak için üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli ve acilen bir eylem planı hazırlanmaldır. Bu noktada, şiddetin hiçbir biçiminin toplumda kabul görmediğinin vurgulanması önemlidir.
Eğitim emekçilerinin, öğrencilerin ve velilerin arkalarında toplumun ve eğitim örgütlerinin desteğini hissetmeye ihtiyaçları vardır. Her okulun şiddetle mücadele etmek için alınması gereken somut önlemleri, ne yapılacağını ve nasıl önleneceğini gösteren bir eylem planı olmalıdır.
 
Sorunun Çözümüne Yönelik Önerilerimiz
  • Okulda şiddet, erişkinlerin tepkisel yaşamının en açık bir şekilde görünen şekillerinden birisidir. Çocuk ve gençlerin hem şiddetin uygulayıcısı, hem de şiddetin mağduru olduğuna dikkat edilmelidir. Bu nedenle okullarda yaşanan şiddet olayları hem psikolojik, hem de sosyolojik bir sorun olarak ele alınmalıdır.
  • Saldırgan çocukların aileleri üzerine yapılan akademik çalışmalarda en çok dikkati çeken özelliklerden biri de babaların annelere ağır bir şekilde fiziksel şiddet uygulamalarıdır. Bu da şiddeti beslemektedir. Çocuklar şiddet uygulayan ebeveynlerini model aldıklarından dolayı, onları taklit etmektedirler. Çocuk yaşlardaki taklitler, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde gerçek davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, aile içi şiddetin önüne geçecek mekanizmalar oluşturulmalı, aile ve çocuk eğitim kurumları geliştirilerek yaygınlaştırılmalıdır. Ayrıca davranış bozuklukları sergileyen çocuklar, psikolojik destek almalı, bu noktada devlet gerekli maddi olanakları seferber etmelidir.
  • Okulda şiddetin önlenebilmesi için, sorun fark edildiğinde gecikmeksizin müdahalenin yapılması gerekmektedir. Müdahalenin yöntemi önemlidir. Temel amaç sorunu anlamak ve en etkin müdahale yöntemini uygulamaktır. Korkutma, bastırma, ayıplamanın uzun vadede çözüm olmadığı bilinmektedir.
  • Öğrenciler arasında alkol ve uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması da şiddet olaylarını arttırmaktadır. Zararlı alışkanlıklar öğrencilerin muhakemelerini olumsuz yönde etkilemektedir.
  • Okulda şiddetin önlenmesinde rehberlik uzmanlarının rolü önemlidir. Rehberlik uzmanı ile sorunlu öğrencilerin yapıcı görüşmeleri, öğrencilerin yaşam tarzlarının değişmesinde önemli bir rol oynayabilir. Rehberlik hizmetlerinin önemsenmesi ve yaygınlaştırılması şiddet sorunun çözümünde önemli bir adım olacaktır.
  • Erken uyarı işaretlerini bilmek ve potansiyel şiddet oluşturacak davranışları fark etmek ve bu işaretleri gösteren çocukları teşhis etmek gerekir. Bu süreçte, mutlaka krize müdahale planı yapılmalı, ani gelen travmalara karşı nasıl davranılması, şiddet davranışı karşısında neler yapılması gerektiği bu planda bulunmalıdır.
  • Çocuklarımızın içinde bulundukları toplumsal çevreye özen gösterilmeli, davranış bozukluğunun kökeninde toplumsal çevrenin nasıl bir rol oynandığı irdelenmelidir. İçinde bulunulan çevre suç işlemeye itiyorsa, çevre değiştirilmelidir.
  • Kimsesiz ve korumasız çocuklar, devlet tarafından koruma altına alınmalı ve çocuk ıslah evleri birer cezaevi olmaktan çıkarılıp eğitim ve öğretim kurumlarına dönüştürülmelidir.
  • Göç, planlı kentleşme ve nüfus planlamasına dönük olarak, sürekliliği olan ve sağlıklı işleyen eğitim ve bilgilendirme mekanizması oluşturulmalı, göç eden ailelerin çocuklarının yeni toplumsal çevrelerine uyum sağlamaları için gerekli psikolojik destek sağlanmalıdır.
  • Öğretmenlerimizin topluma yansıyan şiddet dalgasının geriletilmesinde önemli bir rolleri vardır. Bu bakımdan, okulları esir alan şiddet ve çeteleşme olgusunun önüne geçmek için eğitim-öğretim kurumlarında suç ve ceza kavramı üzerine bilgilendirici, eğitici, açıklayıcı etkinlikler düzenlenmelidir.
Eğitim emekçilerin yoğun baskı ve tehditlerle karşı karşıya bırakılarak sindirildiği, iş güvencelerinin elinden alınmak istendiği, eğitim hizmetlerinin piyasacı bir anlayışla yürütüldüğü, öğrenci öğretmen ilişkisinin giderek bozulmaya başladığı bir ülkede okullarda yaşanan şiddet olaylarının ölümlerle sonuçlanmaya başlamış olması son derece önemli bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Okullarımızda yaşanan şiddetin son bulması için acilen gerekli adımlar atılmalı, hiç kimse şiddetin uygulayıcısı ya da hedefi haline getirilmemelidir. Bu konuda somut ve kalıcı çözümler üretilmesi ve okullarda yaşanan şiddetin önlenmesi için başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, bütün yetkilileri acilen harekete geçmeye çağırıyoruz.
Eğitim Sen olarak, eğitim emekçilerine yönelen her türlü şiddeti kınıyor, öğrencilerinin saldırısı sonucu yaşamını yitiren, Ödemiş Kaymakçı Çok Programlı Anadolu Lisesi Müdürü Ayhan Kökmen arkadaşımızın ailesine, çalışma arkadaşlarına ve tüm eğitim camiasına başsağlığı diliyoruz.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Bugün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilişinin 69. yılı kutlanırken, Türkiye en temel insan hak ve özgürlükleri konusunda ülke tarihinin en karanlık günlerini yaşamaktadır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 69. yıldönümünde, insan hak ve özgürlükleri açısından bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de ciddi bir geriye gidiş yaşanmaktadır. İktidarın, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında attığı hukuk dışı adımlar, darbe girişiminin ardından en temel hak ve özgürlüklere getirilen yasaklamalar sürmektedir.
İktidarlar, gücünü önceden belirlenen kurallar ve yasalardan almak zorundadır. Ancak yasaların, kuralların olması, temel hak ve özgürlüklerin yasalarda yazılı olması tek başına yeterli değildir. Yasalara ya da kurallara uyulması ve onların çizdiği sınırlar içinde hareket edilmesi başta iktidar olmak üzere, herkesin öncelikli sorumluluğu olmak zorundadır.
15 Temmuz darbe girişimi ardından ilan edilen OHAL uygulaması ve çıkarılan KHK’ler sonucu farklı boyutlarda ağır hak ihlalleri yaşanmıştır. 15 Temmuz 2016 sonrasında ilan edilen olağanüstü hal ve art arda çıkarılan KHK’lerin de etkisiyle karanlık bir insan hakları tablosu ortaya çıkmıştır. KHK’ler ile hukuksuz bir şekilde 100 bini aşkın kamu emekçisi savunmaları bile alınmadan işten atılmış, hiçbir yerde çalışma hakkı tanınmamış, sosyal haklarına ve mülklerine el koyulmuş, keyfi olarak gözaltına alınmış, tutuklanmış, işkence görmüş, her türlü hukuki koruma ve savunma haklarından yoksun bırakılarak, İnsan Hakları Evrensel bildirgesine konu olan pek çok konuda ciddi mağduriyetler yaşanmıştır.
İktidarın kendisini mahkemelerin yerine koyarak ihraç edilen ya da açığa alınan kamu görevlileri için ‘bir daha geri dönmemek üzere kamu görevinden çıkarma’ kararı vermesi, işletilmeyen bir hukuk süreci üzerinden ihraç edilenlerin ‘çalışma hakkı’ ve ‘yaşam hakkı’ nın hedef alındığını göstermiştir.
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tamamen hukuk dışı gerekçelerle kamuda yaşanan ihraçlar, en temel sendikal hakların, demokratik eylemlerin suç olarak değerlendirilmesi, milletvekilleri, belediye başkanı ve muhalif gazetecilerin tutuklanması, kısacası iktidarın çizgisinde olmayan tüm kişi ve kurumların hedef haline getirilmesi, Türkiye’nin insan hakları karnesini hiç olmadığı kadar karanlık hale getirmiş, aileleri ile birlikte 1,5 milyonu aşkın insanın temel haklarını yok sayan olağanüstü yönetim anlayışı, toplumun belli kesimlerine yönelik hukuk dışı adımlarla birlikte açık bir ‘siyasal infaz’ haline gelmiştir.
Türkiye, Evrensel Bildirgeyi kabul edilişinden bir yıl sonra metni imzalamasına rağmen, bildirgede yer alan temel hak ve özgürlüklerin sadece metin üzerinde kaldığı açıktır. OHAL sonrasında yaşanan hukuksuz ihraçlar ve açığa almalar, düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün ortadan kaldırılması, halkın haber alma hakkına yönelik sansür girişimleri, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin keyfi olarak yasaklanması, sendikal eylemlerin engellenmesi ve suç kapsamına alma girişimleri gibi geniş bir alanda yaşanan hak ihlalleri nedeniyle, Türkiye tarihinin en karanlık dönemini yaşamaktadır.
Eğitim Sen olarak, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü vesilesiyle, dünyada ve Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerinin son bulması, hukuksuz şekilde ihraç edilen ve açığa alınan tüm kamu emekçilerinin en kısa sürede işlerine geri dönmesi için mücadelemizi kesintisiz sürdüreceğimizi belirtiyor, toplumun tüm kesimlerini haklarına, özgürlüklerine ve geleceklerine sahip çıkmaya çağırıyoruz.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, Genel Mali Sekreter Ahmet KARAGÖZ ve Şube Yürütme Kurulu olarak Aladağ’daki Yurt Yangınına ilişkin Adana Kozan’da görülen davanın duruşmasına katıldık.

Adana Aladağ davasındayız. Aladağlı aileler, Eğitim Sen ve Sosyal Haklar Derneği ile birlikte mahkeme önünde açıklama yaptık.
Avukatlardan Ömer Gökhan Çelik,bugün bir kez daha hukuk talep etmek için burada olduklarını, bugün yaşanılan ölümlerde birincil sorumluluğu olan kamu görevlilerinin mahkemeye çıkacaklarını, aileler ve hayatını kaybeden çocuklar için hukuk mücadelesine devam edeceklerini söyledi.
Eğitim Sen Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, “Türkiye tarihi boyunca görülmemiş boyutlarda köy okulları kapatıldı, taşımalı eğitim yaygınlaştırıldı,devlet yurtları kapatıldı,yeni yurtlar açılmadı,çocuklar bilfiil devlet eliyle cemaat yurtlarına teslim edildi. Devlet yurtlarına,halka ayrılmayan kamusal kaynaklar;cemaatlere peşkeş çekildi. 1989’da 305 kişi olan taşımalı eğitim,şu an 2 milyonun üzerinde… 2 milyonun üzerinde çocuk okul öncesi,ilkokul döneminden itibaren ailesinden uzak her türlü istismara açık ,eğitimci niteliği olmayan kişilerin, cemaatlerin eline teslim edilmeye devam ediyor.
Aladağ davası Türkiye davasıdır. Memleketin her yerinde cemaatlere teslim edilen binlerce çocuğun sessiz çığlığının davasıdır. Karaman’da tecavüze uğrayan,Kulp’ta yanarak hayatını kaybeden, Taşkent’te patlamada hayatını kaybeden, Trabzon’da yatılı Kuran kursunda şiddete, tacize uğrayan binlerce, on binlerce çocuğun sessiz çığlıklarına ses olmasının davasıdır.
Aladağ’daki ailelerin onurlu mücadelesine,memleketin her yerinde öğrencilerimizin sessiz çığlıklarına ses olmaya devam edeceğiz.”

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Şube Başkanımız Sultan Saygılı'nın  eşi HÜSEYİN SAYGILI'yı kalp nakli olup tedavi gördüğü Fransa'da kaybettik.  Saygılı'nın cenazesi  önümüzdeki hafta Tükiye'ye getirilecek. Önce Ankara 'da tören düzenlendikten sonra Kahramanmaraş Afşin'de defnedilecektir.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Şube Başkanımız Sultan Saygılı'nın  eşi HÜSEYİN SAYGILI'yı kalp nakli olup tedavi gördüğü Fransa'da kaybettik.  Saygılı'nın cenazesi  önümüzdeki hafta Tükiye'ye getirilecek. Önce Ankara 'da tören düzenlendikten sonra Kahramanmaraş Afşin'de defnedilecektir.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
El ele vererek kenetlendiğimiz üyelerimizle, kalpleri bizlerle atan dostlarımızla, kararlılıkla sürdürdüğümüz örgütlü mücadelemizle, Nuriye ve Semih’le, 2017’de zorluklara hep birlikte göğüs gerdik, yan yana durduk, birbirimize umut olduk.
2018 yılının ihraç edilen, açığa alınan, sürgün edilen üyelerimiz başta olmak üzere, tüm eğitim ve bilim emekçilerinin yarınlara güvenle bakabildiği, karşı karşıya kaldıkları baskıların ve hukuksuzlukların son bulduğu bir yıl olmasını umut ediyoruz.
Emeğin ve insanca bir yaşamın hakim olduğu, savaşın ve sömürünün olmadığı, demokratik, laik ve özgür bir ülkede, barış içinde bir arada yaşama mücadelesinin 2018 yılında daha da güçleneceğine dair inancımızla, bütün eğitim ve bilim emekçilerinin yeni yılını kutluyoruz.
Umut Kazanacak,
Dayanışma Kazanacak,
Mücadele Kazanacak.

AFİŞLER

Sign up via our free email subscription service to receive notifications when new information is available.

Hava Durumu

Ankara
Turkey
2 °C Mixed Rain and Snow
Yahoo! Weather
Yeni paylaşımlardan haberdar olmak için ücretsiz e.posta aboneliğimize kaydolun.