16   Ocak
2018

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

24 Aralık 2017 tarihinde yayınlanan 2 KHK,  OHAL olmadan ülkeyi yönetemeyecek hale gelen siyasal iktidarın yaşadığı korkunun ürünüdür. Bugüne kadar hayata geçirilen hukuksuzluğun üzerine adeta tüy diken KHK’ler ile bir yandan haksız, hukuksuz ihraçlar sürdürülmekte, diğer taraftan tüm topluma tek adam diktatörlüğüne biat eden gönüllü kulluk dayatılmaktadır.

26 Aralık 2017 tarihinde Eş Genel Başkanımız Aysun Gezen’in yaptığı, sendikalarımız MYK üyelerinin ve demokrasi güçlerinin katılımıyla gerçekleşen basın toplantımızın metni aşağıdadır.

“Ülke olarak tarihimizin belki de en karanlık döneminden geçiyoruz. 15 Temmuz darbe girişimini “Allahın bir lütfu” olarak nitelendiren AKP-Saray rejimi, tek adam diktatörlüğünü ve faşist rejimi inşa etmek için saldırılarına her gün bir yenisini ekliyor. Son olarak Pazar gecesi yayımlanan iki KHK, 17 aydır sürdürülen OHAL hukuksuzluğunun ülkede demokrasi, adalet, eşitlik, özgürlük, insanca bir yaşam isteyen milyonları hedef aldığını, bu kesimlere yönelik adeta bir düşman hukuku oluşturduğunu tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Bilindiği üzere 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasında tüm toplumun ve parlamentoda yer alan, almayan tüm siyasi partilerin darbe karşıtı tutumu belirleyici olmuştur. Toplumda ve parlamentoda yaşanan bu geniş birlikteliğe rağmen AKP hükümeti 20 Temmuz’da Olağanüstü Hal ilan etmeyi tercih etmiştir.  İlan edildiğinde ‘üç aylık süreye gerek yok, bir iki ay içinde kaldırırız” denilen OHAL bugüne kadar tam beş kez uzatılmıştır; fakat darbe girişiminin siyasal ayağına ilişkin tek bir adım dahi atılmamıştır. Bunun yerine OHAL siyasal iktidar ve Saray’ın elinde tek adam diktatörlüğü hedefinin önündeki engelleri temizleme silahına dönüşmüştür.

17 aydır süren OHAL düzeninde yasama işlevsizleştirilmiş, yürütme tek adamda toplanmış, yargı tamamen siyasi iktidarın önceliklerine ve gündemine uygun kararlar alır hale getirilmiştir. Türkiye Yoksulluk, Yasaklar, Yolsuzluk ile birlikte anılan bir ülkeye dönüştürülmüştür. AKP-Saray rejimi artık OHAL dışında bir seçenekten yoksundur; OHAL tam da bu nedenle süreklileştirilmek istenmektedir. Baskı ve zora dayalı bir sistemi ilelebet ayakta tutamayacaklarını bilmesine rağmen içine sürüklendiği yönetememe krizinden çıkamamakta, korktukça daha fazla saldırganlaşmaktadır.

Değerli Basın Emekçileri,

İşte pazar gecesi çıkarılan 2 KHK,  OHAL olmadan ülkeyi yönetemeyecek hale gelen siyasal iktidarın yaşadığı bu korkunun üründür. Bugüne kadar hayata geçirilen hukuksuzluğun üzerine adeta tüy diken KHK’ler ile bir yandan haksız, hukuksuz ihraçlar sürdürülmekte, diğer taraftan tüm topluma tek adam diktatörlüğüne biat eden gönüllü kulluk dayatılmaktadır.

695 sayılı KHK ile toplam 2 bin 756 kamu çalışanı daha ihraç edilirken sadece 114 kamu çalışanı iade edilmiştir. Üstelik ne komisyon kararlarında ne de KHK iade listesinde işlerini geri istediği için açlık grevi yapan ve kritik eşikte olan, yaşam haklarının gaspıyla karşı karşıya kalan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça vardır. Yaşanan ihraçlarda yine konfederasyonumuza bağlı sendikaların yönetici ve üyeleri hedef seçilmiştir.

Şu ana kadar ki belirlemelerimize göre TSK, Jandarma ve sahil güvenlikten ihraç edilenler düşüldüğünde geriye kalan 1.694 kamu görevlisinin en az 138’i bağlı sendikalarımız üyesidir. Bunlardan 77’si bağlı sendikamız TÜM BEL SEN, 33’ü EĞİTİM SEN, 24’ü BES üyesi ve yöneticisidir. Bağlı sendikalarımız DİVES’in iki, SES ve HABER SEN’in ise birer üyesi ihraç edilmiştir.

Türkiye genelinde 169 Belediye çalışanı ihraç edilirken bunlardan 109’unun tüm belediyelerine kayyum atanan Van’da yaşanması, Van belediyelerinden ihraç edilen 109 kişiden ise 73’nün bağlı sendikamız TÜM BEL SEN üyesi olması, siyasal iktidarın emek ve demokrasi düşmanlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

KHK ile ihraç edilen ve işine dönme talebiyle açlık grevi yapan bağlı sendikamız EĞİTİM SEN üyesi Semih Özakça’yı ziyaret ettiği için açığa alınan Sinop Eğitim Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. İrfan Mukul da KHK ile ihraç edilen arasındadır. Mukul’un fakülteden öğrencisi olan Özakça’yı ziyaret ettiği gerekçesi ile ihraç edilmesi siyasal iktidarın tamamen kin ve nefretle hareket etmekten vazgeçmediğini göstermektedir.

Değerli Basın Emekçileri

Burada tüm kamuoyunun, hatta KESK’i hedef alanların da çok iyi bildiğine inandığımız iki temel noktanın altını tekrar çizmekte fayda görüyoruz.

  • KESK nereden, kimden gelirse gelsin, tüm darbelere, vesayet sistemlerine karşı olan ve bunun için bedel ödeyen bir konfederasyondur.
  • KESK, 11 yıl boyunca iktidara ortaklık eden, ‘ne istediyse verilen” cemaate karşı 15 Temmuz’dan sonra değil, en başından beri en net tutumu takınan kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür.  KESK söz konusu yapının hem kamuda hem toplumsal yapıda yarattığı tahribata dikkat çekmekle kalmayıp buna karşı mücadele etmiş bir konfederasyondur.

OHAL’de KESK neden hedef alınmıştır? Bugüne kadar toplam 4.237 KESK’li neden KHK’lerle ve Yüksek Disiplin Kurulu Kararları ile ihraç edilmiş, yüzlercesi açığa alınmış, sürgün edilmiştir?

  • Çünkü KESK kurulduğu günden bugüne milyonlarca yurttaşın yararlandığı kamu hizmetlerinin her geçen gün piyasaya daha çok açılarak tasfiye edilmesine,
  • Kamu emekçilerinin kısmi iş güvencesinin ortadan kaldırılarak siyasal iktidarların kapı kulu haline getirilmesine,
  • Siyasal iktidarların emekçileri bölmek, parçalamak için emek alanına soktuğu Truva atı, sarı sendikalara

Karşı en başından beri mücadele eden, tüm baskılara rağmen bu mücadeleden taviz vermeyen kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür ve öyle kalacaktır.

KESK, bir ülkede emeğin haklarını korumanın, kazanımlarını kalıcı hale getirmenin biricik yolunun o ülkede demokrasinin, barışın, adaletin, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesinden geçtiği bilinci ile emek ve demokrasi mücadelesi arasında köprüler kuran,  kurmaya devam eden kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür ve öyle kalacaktır.

Kısacası biz KESK olarak 78 milyon vatandaşın kamu hizmeti alma hakkı için,  3 milyon kamu emekçisinin hak ettiği insanca yaşam için mücadele ediyoruz. İşte bu nedenle en başından beri emek ve demokrasi karşıtlarının hedefinde olduk. Bugün de, 15 Temmuz sonrasında KESK’i “darbe destekçisi” olarak itham edemeyeceklerini bilenler yıllardır kararlılıkla sürdürdüğümüz emek ve demokrasi mücadelemizi “suç” gibi göstermektedir.

Tekrar üstüne basa basa vurguluyoruz. Yönetici ve üyelerimizi haksız, hukuksuz tamamen keyfi olarak açığa alınanların, ihraç edenlerin tek bir kriteri vardır.  O da başta kamu emekçileri olmak üzere tüm emekçi kesimlerin hak ve özgürlüklerini sınırlayan düzenlemelere seyirci kalmamamızdır. Anayasa ile yasalarla, başta Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri olmak üzere ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış bulunan sendikal hak ve özgürlükleri kullanmamızdır.

Oysa bir sendikanın, konfederasyonun;  anayasa ile yasalarla, ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış bulunan sendikal hak ve özgürlükleri kullanması “suç” değildir. Dolayısıyla, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi yürüttüğü için, ihraç edilen, açığa alınan, sürgün edilen yönetici ve üyelerimiz de “suçlu” değil, kamu emekçileri mücadelesinin onurudur.

Değerli Basın Emekçileri,

Yeni KHK’ler ile sadece ihraçlar yaşanmamış, siyasi mahkûmlara tek tip elbise zorunluluğundan,  “15 Temmuz darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğinde eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden,” sivillere hukuki, idari, mali ve cezai muafiyet getirilmesine, Danıştay ve Yargıtay üyelerinin sayısının artırılmasından, Milli Savunma Bakanlığına açıktan memur atamasına, Savunma Sanayi Müsteşarlığının Cumhurbaşkanına bağlanıp burada sınavsız personel istihdam edilmesinden Şeker Kurumu’nun kapatılmasına kadar onlarca hukuksuz düzenlemeye daha imza atılmıştır.

AKP, 696 sayılı KHK ile iktidarına biat etmeyen tüm kesimleri hedef alan politikasına faşist rejimleri aratmayacak düzenlemeler eklemiştir.

Bunlardan en öne çıkanı “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında hukuki, idari, mali ve cezai muafiyet getiren Madde 121’deki düzenlemedir.

Söz konusu düzenleme ile darbe girişimi ile masum askerleri, askeri öğrencileri hedef alan, linç boyutuna varan saldırılarda yer alanlara cezai muafiyet getirilmektedir. Öte yandan düzenlemede yer alan “bunların devamındaki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler” ibaresi ile kasıtlı olarak tam bir belirsizlik ve kaos ortamı yaratılmıştır.

AKP iktidarına yönelik her eylemin hatta eleştirinin darbe ve terör torbasına konulduğu, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın dahi İçişleri Bakanı tarafından açıkça tehdit edildiği bir ortamda AKP-Saray rejimine muhalif her türlü eylem, etkinlik ve eleştirinin devam niteliğinde sayılabileceği, silahlandırılan paramiliter yapıların muhaliflere saldırmasının önünün açıldığı ve üstelik bu saldırılar için tam bir cezasızlık getirileceği açıktır. Ayrıca KHK ile Sarayın her hafta çağırdığı muhtarlara, belediye başkanlara ateşli silah taşıma yetkisi verilmiştir.  Bu düzenlemeler sivilleri dahi hedef alan İnsansız Hava Araçları’na (İHA) ilişkin düzenlemeler ve silah, mühimmat üretilmesi amacıyla şirket kurulmasına yönelik düzenlemeler birlikte ele alındığında 696 sayılı KHK ile açıkça bir iç savaş hazırlığı yapıldığı görülmektedir.

Değerli Basın Emekçileri;

696 sayılı KHK ile AKP-SARAY iktidarının baskı rejimine karşı çıkan herkese adeta düşman hukuku ve linç kültürü dayatılmaktadır.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atarak ölümlere, katliamlara, savaşa karşı sesini yükselten, barış isteyen akademisyenler “terörist” ilan edilirken kan banyosu çağrısı yapanların cezasız kalması sağlanmak isteniyor. Terör tanımının sürekli genişletildiği, terörün kapsamının ve kimlerin terörist olduğunun bizzat iktidar tarafından keyfi bir şekilde belirlendiği bir ortamda cezasızlık kapsamının AKP karşıtı her türlü eyleme yaygınlaştırılabileceği açıktır. Buna karşın Ceza Muhakemeleri Kanununda yapılan değişikliklerle yıllardır sınırlanan savunma hakkının tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik ciddi ve tehlikeli boyutlarda düzenlemeler getirilmiştir. Örneğin zorunlu müdafiiliğin kabul edildiği hallerde müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi halinde duruşmaya devam edilebilecektir. Dolayısıyla müdafii olmaksızın hüküm tesis etmek mümkün olabilecektir. Gerek duruşmanın hazırlık aşamasında, gerekse duruşmada her türlü bilgi, belge, ifade, rapor artık okunmayacak; “anlatılacak”tır. Yine 10 yıl üzerindeki hapis cezaları için yapılan itirazlarda Yargıtay’ın duruşmalı görüşme zorunluluğu kaldırılmaktadır.

Savunma hakkının açıkça ihlali anlamına gelen bu uygulamalarda ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı itiraz değerlendirilirken savunma hakkının kısıtlanması ile hükmün gerekçeyi içermemesi maddeleri kapsam dışı bırakılmıştır.

Kısacası AKP-Saray rejimi çıkardığı KHK ile bir taraftan paramiliter yapıları koruyup kollamakta diğer taraftan ise mahkemeleri muhalifler için tam bir kıyım makinesine dönüştürmektedir.

Değerli Basın Emekçileri,

Tüm evrensel hukuk normlarını, hukuk devleti ilkesini tamamen yok eden iktidar, 696 sayılı KHK ile tıpkı 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi kanununda yaptığı değişiklik gibi, yüz binlerce işçi ve emekçiyi yakından ilgilendiren kadro düzenlemesini dahi parlamentodan, her tür denetimden kaçırarak yapmayı tercih etmiştir.

5 Aralık’ta bizzat Cumhurbaşkanı tarafından tüm taşeron işçilere koşulsuz kadro sözü verilmesine rağmen, 696 sayılı KHK ile taşeron işçilerin büyük çoğunluğu kadro hakkından yoksun bırakılmıştır.  KHK ile yapılan düzenlemelere göre Belediye ve il özel idarelerinde çalışan 400 bin taşeron işçisi kadroya değil sendikal-sosyal-mali haklar ve ücret bakımından kadrolu işçilere göre ciddi farklar bulunan iktisadi teşekkül işçiliğine geçirilecektir.

Kadroya geçirileceği söylenen 450 bin kamu taşeron işçisinin ise önemli bir bölümü kapsam dışında bırakılmıştır. Buna göre; KİT kapsamındaki 26 kurumda, benzer şekilde özel bütçeli 26 kurumda çalışan taşeron işçiler düzenlemenin kapsamı dışında tutulmuştur. Ayrıca “herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik, yaşlılık veya malullük aylığı almaya hak kazanmamış olanlar”taşeron işçiler de kapsam dışında tutulmuştur.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi “696 sayılı KHK’nın 83. Maddesi ile Kamu İhale Kanunu’nda değişlik yapılarak “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri” kapsamında çalışan taşeron işçiler dışında kalanlar da kapsam dışında tutulmuştur. Böylece “danışmanlık hizmetleri, hastane bilgi sistemi yönetim hizmetleri, çağrı merkezi hizmetleri, anahtar teslim (mal- yapım işi)  ihalelerinde çalıştırılan binlerce taşeron işçisi de kapsam dışında bırakılmıştır. Üstelik “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmelerine” göre çalıştırılan taşeron işçilerinden personel gideri yüzde 70’in altında olan sözleşmelere bağlı olarak çalıştırılanların da kadroya alınmayacağı düzenlenmiştir. Bununla da kalınmamış geçmişte açtıkları davalardan, geçmişe yönelik hak ve alacaklardan feragat etmeyen taşeron işçiler de kapsam dışında tutulmuştur.

Diğer taraftan kapsama giren işçilere ise hem güvenlik soruşturması hem de yazılı- sözlü ya da uygulamalı sınav şartı getirilmiştir. Hukuki denetim dışında tutularak keyfi bir sürecin işletildiği güvenlik soruşturmasının ve sınav şartının AKP iktidarı tarafından bugüne kadar hayata geçirilen onlarca benzer uygulama göz önünde bulundurulduğunda dahi ayrımcılık ve kayırmacılığa hizmet edeceğini, istenmeyen işçilerin kadroya alınmaması için bir eleme mekanizması olarak kullanılacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Ayrıca tüm şartları yerine getirip, güvenlik soruşturması ve sınavdan geçen taşeron işçilerin kadroya geçişlerinin ise  “mevcut hak ve ücretlerle yapılacağı” düzenlenmiştir. Yani kadroya alınsa da taşeron işçilerinin hem çalışma koşulları değişmeyecek hem de aynı veya benzer işi yaptıkları mevcut kadrolu işçilerle aynı ücret ve haklara sahip olamaycaktır. Üstelik onlarca şartı aştıktan sonra kadroya alınan taşeron işçiler, mevcut kadrolu işçilerin yararlandığı toplu iş sözleşmesinden de yararlanamayacaktır.

En önemlisi eşitlik ilkesinin ihlal edildiği düzenleme yasa ile değil, KHK ile yapıldığı için mağdur olan taşeron işçilerinin yargıya, Anayasa Mahkemesine başvurmasının yolu da kapatılmıştır.  Kapsam dışı bırakılanların akibetinin ne olacağı da belirsizdir; yeni bir düzenleme yapılmazsa, bu taşeron işçilerinin işsiz kalması durumu söz konusu olabilecektir. 

Kısacası 2004 yılında 3.183 olan kamudaki taşeron işçi sayısını 2017 yılına kadar 283 artırarak 850 bine çıkararak ülkeyi ‘Taşeron Cumhuriyetine’ çevirenlerin ‘kamu taşeron işçisine şartsız, ayrımsız kadro müjdesi!” yine boş çıkmıştır.

Değerli Basın Emekçileri;

Birçok kurumun doğrudan Cumhurbaşkanına bağlanarak tek adam diktatörlüğünün taşlarının döşendiği bu KHK de orman alanlarının yağmaya açılmasından, cazibe merkezleri adı altında sermayeye teşvik ve kaynak aktarımına, dış borç sağlanması için beklenen etkiyi yaratamayan Varlık Fonu’nun yeniden düzenlenmesinden iç borçlanma için Vakıflar Bankasının Hazineye devrine kadar birçok alanda emekçiler ve halk aleyhine düzenleme yapılmaktadır.

Varlık Fonuna devri sağlanan PTT ve iştirakleri kamu kurum ve kuruluşlarına personel alımına ilişkin düzenlemelerin kapsamı dışında tutulmuş, sözleşmeli personel alımında KPSS şartı ortadan kaldırılmış, torpil ve kayırmacılıkla işe alımı iptal eden mahkeme kararları hiçe sayılmış, şirketleşen PTT’nin çalışanlarının kaderi şirketin iki dudağı arasına terk edilmiş, binlerce emekçi geleceksizleştirilmiştir.

Değerli Basın Emekçileri

Cemaat ve tarikatlara ait yurtlarda taciz, tecavüzün her geçen gün arttığı, çocuklarımızın geleceğinin yapılan düzenlemelerle her geçen gün gerici-dinci cemaat, tarikat ve vakıflara teslim edildiği bu dönemde yine bir KHK ile bir cemaatin elinden alınan yurtların ve okulların hızla başkalarına devri düzenleniyor. Hiçbir pedagojik formasyonu olmayanların öğretmenliğe atanması yetmezmiş gibi KHK ile bu atamaların geçerliği tescilleniyor.

Bizler çocuk, kadın ve emek düşmanı AKP-Saray rejiminin KHK’lerle hayatlarımızı cehenneme çevirmesine seyirci kalmayacağız.

Pazar gecesi çıkarılan KHK’ler ile ülkenin üzerine çöken karanlık daha zifiri hale getirilse de umutsuzluğa, yılgınlığa kapılmamızı bekleyenleri yanıltmaya devam edeceğiz.

Çünkü bizler her kışın bir baharı olduğuna, karanlığın en koyu olduğu anın aydınlığa en yakın olunan an olduğuna inancını korumakla kalmayıp özlenen baharı, beklenen aydınlığı getirmek için her türlü baskıya direnen, acıyı bal eyleyen fiili meşru mücadele geleneğinin mirasçılarıyız.  

Demokratik, laik bir ülkede, barış ve kardeşlik içinde, insanca bir yaşam mücadelesi veren,  Türkiye kamu emekçileri sendikal mücadelesinin yüz akı KESK’lileriz.

Ana sütümüz kadar helal olan işimizi,  ekmeğimizi hep beraber geri alacağız. O zamana kadar yarının aydınlığa daha fazla yakınlaştığımız bir gün olacağına olan inancımızı koruyarak bu zor günleri aşmak için birbirimizle daha fazla kenetlenmeye devam edeceğiz.

Yılın bu son günlerinde Ankara’nın insanın içine işleyen ayazı pırıl pırıl bir güneşle nasıl dağılıyorsa bu ülkenin üzerine çöken kara bulutlar da elbet dağılacak. 

Er ya da geç

Emek kazanacak,

Demokrasi kazanacak,

Laiklik kazanacak,

Barış ve kardeşlik kazanacak,

İnsanca Bir Yaşam Mücadelesi Kazanacak,

HAKLI OLANLAR KAZANACAK,

BİZ KAZANACAĞIZ!

Sözlerimizi tamamlarken haksız-hukuksuz bir şekilde ihraç edilen, açığa alınan kamu emekçileri olmak üzere emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olana herkesi OHAL/KHK rejimi ile örülen açık faşizme karşı emek, demokrasi ve barış mücadelesinde tek ses, tek yürek olmaya çağırıyoruz.”

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
AKP hükümeti, bütçe hazırlık sürecinin bir parçası olan Orta Vadeli Programı  (OVP) açıkladı. 27 Eylül tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 2018-2020 yıllarını kapsayan OVP’de öngörülen hedeflere ulaşabilmek için hazırlanan 130 maddelik torba yasa tasarısı da dün TBMM’ye sunuldu.
OVP’ de mevcut durumda %27 olan gelir vergisi 3. diliminin %30’a çıkarılması, Motorlu Taşıtlar Vergisinin %40 ile %68 arasında artırılması,  kamu lojmanlarının ve sosyal tesislerin satılması, zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi’nin kapsamının genişletmesi başta olmak üzere emekçi kesimlerin, yoksullaştırılmış halkın omzundaki yükü daha da arttırmaya dönük pek düzenleme yer almıştır.
Yandaş konfederasyon yönetimiyle yapılan ‘satış sözleşmesi’ ile kamu emekçilerinin maaşlarını 2018 için %4+%3,5 artıranlar son açıkladıkları OVP ile zaten adaletsiz olan vergi sistemini daha da derinleştirmekte, emekçi kesimlerin, halkın üç yılı bugünden ipotek altına alınmaktadır. Bu yönü ile söz konusu OVP, AKP iktidarının sadece orta vadede değil,  uzun vadede de yoksuldan alıp zengine verme,  savaşın- rantın- yağmanın faturasını emekçi kesimlere ve yoksullaştırılmış halka yıkma politikasını sürdüreceğinin işaretidir.
Öte yandan OVP’ ye yönelik olarak ifade edilen tepkilerin, eleştirilerin sadece artan vergi yükü ile sınırlanması eksiktir. Çünkü program ile kamu idari yapısının Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine uygun hale getirilmesi için yeniden düzenlenmesinden kamu hizmetlerinde özel sektör mantığının esas alınmasına,  emekçileri biri birinin rakibi haline getiren performans sisteminin yaygınlaştırılmasından esnek istihdama kadar kamu alanını siyasi iktidarın ve piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasına ilişkin pek düzenleme yer almaktadır. Söz konusu düzenlemeler hem kamu emekçilerinin başta iş güvencesi olmak üzere kazanılmış haklarını hem de milyonlarca yurttaşın tarafsız,  ulaşılabilir, piyasaya göre daha düşük maliyetli ve nitelikli kamu hizmeti alma hakkını ortadan kaldırmaya dönüktür.
 
Yoksuldan Alıp Zengine Verme Planı!
Bilindiği üzere bir ülkede vergide dolayısıyla gelir dağılımında adaletin sağlanmasında temel kural geliri çok olandan çok, az olandan az vergi alınmasıdır.  Ayrıca vergide adaletin sağlanmasında dolaylı vergilerin (ÖTV, KDV gibi) toplam vergi gelirleri içindeki payının mümkün olduğunca düşük tutulması, bunun yerine doğrudan alınan vergilerin (Kurumlar Vergisi, Gelir Vergisi gibi) toplam vergi gelirleri içindeki payının daha yüksek tutulması esastır.  Vergi politikasında adaletin sağlandığı ülkelerde dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı ortalama %25-%30 iken doğrudan alınan vergilerin payı ise ortalama %70-%75 civarındadır.
Ancak ülkemizde özellikle 1980 sonrası yaşanan ekonomik dönüşümle birlikte vergide adaletin sağlanmasındaki bu temel kurallar alt üst edilmiştir. Az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi alma politikası adım adım hayata geçirilmiştir.  Vergide adaleti ortadan kaldıran, toplumun yoksul kesimlerinden zengin kesimlerine bir çeşit servet transferi yapma politikası AKP iktidarları döneminde her geçen yıl daha da belirgin hale gelmiştir.
Yıllardır birbirinin kopyası olan bütçelerle emekçi kesimlerden alınan vergiler, harçlar katlanarak artmıştır.  Sonuçta gelir vergisinin yükü maaşından-ücretinden kaynakta vergi kesilen emekçi sınıfların sırtına yıkılmıştır.  Aylık net 1.404 TL ücret alan asgari ücretlilerin firmalardan, şirketlerden daha fazla vergi ödediği adaletsiz bir tablo ortaya çıkmıştır. Üstelik halkın tüketimde ödediği dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı da %70’leri aşmıştır. Böylece sadece gelir vergisi değil, ÖTV, KDV dolaylı vergiler de emekçilerin, halkın omzuna yüklenmiştir.
Siyasi iktidar, kamu emekçilerinin, işçilerin gelir vergisi başta olmak üzere vergilerde yaşanan adaletsizliğin giderilmesine ilişkin taleplerine hep kulaklarını tıkamıştır. Yandaş sendika ve konfederasyonlar ile imzalanan,  sefalet oranında maaş artışı dayatılan ‘toplu sözleşmelerde’ milyonlarca emekçinin bu temel talebi görmezden gelinmiştir.   Buna karşın sermayeden-patronlardan alınması gereken vergilerden, primlerden “yatırımı, üretimi, istihdamı teşvik etme” gibi gerekçeler ileri sürülerek defalarca vazgeçilmiştir.  ‘Vergi affı’, ‘sosyal güvenlik primi affı’, ‘vergi barışı’ gibi farklı adlarla sermayeye-patronlara, başbakanın tabiri ile ‘kıyak’ geçilmiştir.
Kısacası bordro mahkumu kamu emekçilerinin, işçilerin,  emeklilerin maaşından-ücretinde kaynakta yapılan kesinti ile peşin peşin ödediği vergiden patronların muaf tutulması hükümet politikası haline gelmiştir. Maliye Bakanı’nın 2017 bütçe sunumunda “Yatırımı teşvik için öyle vergi indirimi ve istisnalar getirdik ki 2017 yılında 102 milyar liralık vergiden vazgeçtik” sözleri bu hükümet politikasının itirafıdır.  Bu politikanın özü sermayeden, patronlardan almaktan vazgeçilen verginin ücretli-maaşlı kesime yıkılmasındır. Nitekim 2017 bütçesi ile getirilen yeni ek vergiler ile yük yine emekçi kesimlerin omuzlarına yıkılmıştır. En önemlisi sermayeye, patronlara yıllardır ardı ardına verilen teşviklerin, sağlanan kolaylıklar ne istihdama,  ne yatırıma, ne de üretime yansımamıştır. Devletin resmi işsizlik, istihdam, üretim rakamları bile bu durumu tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.
Bu tabloya rağmen son açıklanan OVP ile  “tersine Robbin Hoodculuk” olarak nitelenen, yoksuldan alıp zengine verme politikasını daha da azgın bir şekilde sürdürmeye dönük düzenlemeler yapılmıştır.
Aşağıdaki mevcut gelir vergisi tariflerini gösteren tabloya göre ücretli kesimden yıllık gelirinin 30.000 TL’yi geçen tutarından %27 gelir vergisi kesintisi yapılmaktadır.  OVP ile mevcutta %27 olan gelir vergisi 3. Kademe dilimi oranı %3 artırılarak %30’a çıkarılmaktadır.
Tablo: 2017 Takvim Yılı Gelir Vergisi Tarifesi
13.000 TL’ye kadar 15%
30.000 TL’nin 13.000 TL’si için 1.950 TL, fazlası 20%
70.000 TL’nin 30.000 TL’si için 5.350 TL, (ücret gelirlerinde 110.000 TL’nin 30.000 TL’si için 5.350 TL), fazlası 27%
70.000 TL’den fazlasının 70.000 TL’si için 16.150 TL, (ücret gelirlerinde 110.000 TL’den fazlasının 110.000 TL’si için 26.950 TL), fazlası 35%
Bilindiği üzere AKP iktidarı yıllardır gelir vergisi kesilen brüt kazanç tutarlarını enflasyon oranlarının bile altında artırmaktadır.  Örneğin enflasyonun %8,53 olduğu 2016 yılında 12.600 TL olan ilk dilim brüt kazanç tutarı 2017 yılında %3.17 (400 TL) artırılarak 13.000 TL olarak belirlenmiştir. Bu durumda milyonlarca emekçi bir sonraki vergi dilimine daha önce girmekte, yani daha fazla gelir vergisi ödemektedir.
AKP iktidarının söz konusu politikayı kısa vadede değiştirme gibi bir niyeti olmadığına göre brüt maaşı-ücreti- geliri 2.500 TL ve üzerinde olan tüm emekçiler, vatandaşlar gelir vergisi 3. diliminin %27 den %30’a çıkarılmasından etkilenecektir. Örneğin brüt maaşı 3.000 TL olan bir kamu emekçisi 11.aydan itibaren 3.dilime girecek ve  %3 daha fazla gelir vergisi ödeyecektir. Bu durumdan başta KİT’lerde görev yapmakta olan kamu emekçileri ve sözleşmeli olarak çalışanlar başta olmak üzere kamu emekçilerinin çok önemli bir kısmı, yılın belli bir bölümünden sonra %3 daha fazla gelir vergisi kesintisi ile karşılaşacaktır.
Ayrıca OVP ile Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) fahiş oranda artış yapılmaktadır. Bugüne kadar enflasyon oranında artırılan MTV aracın silindir hacmine ve değerine bağlı olarak yeniden belirlenmiştir.  Buna göre MTV’de %40 ile %68 arasında artış olacaktır. Bu fahiş artışa rağmen Maliye Bakanı’nın basına da yanıysan ciddiyetten yoksun açıklamaları halkla açıkça dalga geçildiğini göstermektedir.
 
“Babalar Gibi Satmaya” Devam Programı!
OVP’ de yer alan başka bir düzenleme ise depreme dayanaksız hale geldiğini iddia edilen kamu lojmanlarının yanı sıra sosyal tesislerin satılmasıdır. Siyasi iktidar, kamuya ait olan lojmanları depreme dayanaklı hale getirmek, onarmak, kamunun yararlanmasını sağalmak yerine satmayı tercih etmektedir. Lojmanların ve üzerlerinde bulunduğu arsaların, sosyal tesislerin kime, kaç paraya satılacağı ise daha önceki satışlardan az çok bellidir.
Ayrıca OVP ile halkın, kamunun malları olan kurumların özelleştirilmesine devam edilecektir.  Gelir hedefi 2018 ve 2019’da 10’ar milyar TL olarak belirlenen özelleştirmelerde öncelikle Türkiye Şeker fabrikalarının satışı gerçekleştirilecektir.
Kısacası bugüne kadar yok pahasına, çoğu kez arsa bedelinin bile altında satılan kamuya ait işletmelere, fabrikalara yenileri eklenecek, “babalar gibi satarım politikası” ile binlerce çalışan işsiz bırakılacaktır.
 
OVP Kim İçin, Ne İçin?
Sayın Maliye Bakanı başta olmak üzere hükümet kanadından OVP ile ilgili olarak yapılan açıklamalarda  ‘yükselen büyümenin ve istikrarın sürmesi için bu düzenlemelerin şart olduğu’ söylenmektedir.
Oysa devletin resmi rakamları bile işsizlik, enflasyon, gelir dağılımı temel verilerin her geçen gün daha kötüye gittiğini, kâğıt üstünde kalan hedefler ile yaşanan gerçeklik arasındaki uçurumun derinleştiğini göstermektedir. Buna rağmen OVP’ deki büyüme, enflasyon, işsizlik, kişi başına gelir gibi gerçekçi olmayan hedefler ile topluma hayal satılmak istenmektedir. Üstelik bu hayalin maliyeti de artırılan vergilerle emekçiler başta olmak üzere halkın sırtına yıkılmaktadır.
Peki, bu maliyete ne için, kim katlanılacaktır?
 Gelinen noktada bir dönem sık sık ifade edilen “alınan vergiler halka yol, su, elektrik olarak dönüyor” söyleminin geçerliliği kalmamıştır. Devletin halktan aldığı vergilerle karşılaması zorunlu tüm hizmetler paralı hale getirilmiş, önemli bölümü özel şirketlere devredilmiştir. Nitelikli sağlık hizmeti, eğitim hizmeti gibi temel hizmetler bile parası olanların yararlandığı ayrıcalıklı hizmetler haline gelmiştir. Türkiye’de dünyanın en yüksek oranlı ÖTV’sini ödeyen vatandaşlar attığı her adımda ek vergilerle karşılaşmaktadır.  Geçse de geçmese de hazine garantisi verilen köprüler gibi çılgın projelerin maliyeti yine vatandaştan alınan vergiler ile karşılanmaktadır.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi AKP iktidarının ülkeyi içeride ve dışarıda savaş ve çatışmaya daha fazla sürüklemesi ile gittikçe artan silahlanmanın maliyeti de emekçiler başta olmak üzere halkın sırtına yıkılmaktadır. Bu nedenle içeride ve dışarıda halklar arasında düşmanlığı körükleyen savaş ve çatışma politikalarına karşı barışı güçlü bir şekilde savunmak bugün daha da önemli hale gelmiştir.
 
Bütçe Hakkı, İnsanca Yaşam, Güvenceli Çalışma İçin!..
Kazanılmış tüm hakları birer birer ortadan kaldırılan, OHAL ile işsizlik-  güvencesiz çalışma kıskacına alınan milyonların üzerindeki vergi yükünü ağırlaştıran, kamuyu tasfiye etme planının bir parçası olan OVP geri çekilmelidir.
Öte yandan açıklanan OVP ile hazırlık süreci devam eden bütçenin içeriğinin nasıl olacağını bugünden görülmüştür. KESK olarak başta kamu emekçileri olmak üzere savaşın, rantın, yağmanın yükü üzerine yıkılmak istenen tüm kesimleri bütçe hakkına sahip çıkmaya, insanca yaşam ve güvenceli çalışma mücadelesini omuz omuza yükseltmeye çağırıyoruz.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Darbe hukuku mevcut anayasayı da ayaklar altına alarak, iktidarın ihtiyacına göre işlemeye devam ediyor.
Haklı ve meşru açlık grevlerinin 75. gününde gözaltına alınan sendikamız EĞİTİM SEN üyeleri Semih Özakça ve Nuriye Gülmen, “önleyici tedbir” adı altında faşizmin ve örgütlü kötülüğün en katışıksız halinin bir uygulaması olarak tutuklanmışlardır.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Irak ve Suriye’de çatışmaların görece azalması ABD ve emperyalist güçleri yeni çatışmaların zeminini hazırlamaya itmişe benziyor!
ABD’nin kendisinin aldığı ve 22 yıldır uygulanmayan  “Kudüs’ün İsrail’in Başkenti olduğuna dair karar”ı halkların bir arada yaşama iradesine açıkça saldırı şeklinde hayata geçirmesi provokasyondur.
Öte yandan aynı gün BM gözetimi altında bulunan ve binlerce sivilin yaşadığı Mahmur Kampı’na yönelik kim tarafından yapıldığı belli olmayan saldırı da göstermektedir ki, Ortadoğu bir kez daha çatışma alanı haline getirilmek istenmektedir.
Gerek ABD ve gerekse de ülkemizde siyasi iktidarın Kudüs’ü iç politika malzemesi yapmaları çözüm yerine çözümsüzlüğü, barış içinde bir arada yaşam yerine çatışma ve kaosu derinleştirecektir.
İçte ve dışta sıkışan, tıkanan Trump’un Kudüs kararı ile kendini kurtarmaya çalışması, AKP’nin yeni bir “one minute” çıkışı ile milliyetçi dalga üzerinden düşen oylarını toparlamak istemesi kabul edilemez. İnsanlık tarihi karşıt gibi görünseler de çatışmalardan siyasal fayda sağlayanların iaynı geminin yolcusu olduğunu defalarca ispatlamıştır.
Nerenin başkent olacağına ABD ya da İsrail politikacıları değil orada yaşayan halklar karar vermelidir.
Provokasyon derhal durdurulmalı,  Filistin halkının meşru talepleri kabul edilmeli, Filistin ve İsrail halklarının bir arada ve barış içinde yaşamaları için gerekli siyasal adımlar atılmalıdır.

KESK

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Türkiye’de temel insan haklarını, işçilerin, emekçilerin sendikal hak ve özgürlüklerini hedef alan saldırılar hız kesmeden artmaya devam etmektedir. Her geçen gün daha fazla güvencesiz hale getirilerek 19. Yüzyıl kölelik koşullarına itilen işçilerin, emekçilerin hak arama yolları tamamen keyfi bir şekilde engellenmektedir.
Defalarca dikkat çektiğimiz üzere 21 Temmuz’dan beri süren OHAL-KHK rejimi AKP’nin elinde iktidarına biat etmeyen,  demokrasinin, insan haklarının tek parti tek adam yönetimi ile rafa kaldırılmasına itiraz eden tüm kesimleri hedef alan bir silaha dönüşmüştür.  
21 Mayıs’ta gerçekleştirilen 3. Olağanüstü Genel Kurulu AKP’nin iktidarını sürdürebilmek için OHAL silahından vazgeçmeyeceğini göstermiştir. Söz konusu kongre ile AKP Genel Başkanlığına getirilen cumhurbaşkanı “bize hangi yüzle OHAL’in kaldırılmasını soruyorsunuz? Kalkmayacak, durum huzura, refaha kavuştuğu ana kadar. Neyiniz eksik? Niye OHAL kalksın” diyerek bu durumu teyit etmiştir.
Hatırlanacağı üzere 18 Mayıs’ta yapılan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada işadamlarına seslenen Cumhurbaşkanı “OHAL bizim sanayicilerimizin, iş adamlarımızın neyini engelliyor. Şu andaki işlevini engelliyorsa oturur, onu konuşuruz. Böyle bir şey söz konusu değil” diyerek OHAL’in hedefinde kimlerin olduğunu, kimlerin çıkarlarının koruduğunu zaten itiraf etmiştir.
Nitekim AKP 3. Olağanüstü Kongresinin üzerinden daha yirmi dört saat bile geçmeden 24 Mayıs’ta başlayacak olan Şişecam grevi “Milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle ertelenmiştir. Bu karar AKP iktidarının sermaye dostu emek karşıtı yüzünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Emekçilerin bir talebi söz konusu olduğunda gerici yasalara sırtını dayamakta sınır tanımadığını bir kez daha kanıtlamıştır.  
Öte yandan bunun bir ‘erteleme’ değil, grev yasaklama olduğu daha önce yaşanan onlarca örnekte görülmüştür. Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasasında yer alan ‘60 günlük süre ve erteleme’ ibarelerinin, işçinin grev hakkını yasaklamanın, hükumet eliyle ortadan kaldırmanın örtüsünden ibaret olduğunu bu ülkede artık bilmeyen kalmamıştır.
Bu yasak, işverenin her yıl karını katladığı koşullarda sadece insana yakışır bir ücret ve çalışma koşulları talep eden cam işçilerinin yaşadığı ilk grev yasağı da değildir. Cam işçileri AKP iktidarı döneminde 2003, 2004, 2014 yıllarında olmak üzere üç kez grev yasağı ile karşı karşıya gelmiştir.
Üstelik 2014 yılında yapılan grev ertelemesine ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi grevin milli güvenliği etkilemediği, dolayısıyla hak ihlali yapıldığına ilişkin kararına rağmen cam işçilerinin grevi ‘erteleme’ adı altında bir kez daha engellenmek istenmektedir.
Dün metal işçilerine, bugün cam işçilerine yönelen bu keyfiliğin hedefinde tüm işçiler ve emekçiler vardır.  ‘Erteleme’ adı altında grev yasağına dönüşen her pervasızlık; hak arama mücadelesi veren tüm işçilere ve emekçilere bir gözdağıdır. Her grev yasağı işçileri, emekçileri düşük ücretler karşılığında kölece çalıştırmak isteyen işverenlere verilmiş bir ödüldür.  
KESK olarak Şişecam işçilerinin anayasal hakkı olan grev hakkının kamuoyu nezdinde inandırıcılığını çoktan kaybetmiş “’milli güvenliği bozucu nitelikte” gerekçesi ile yasaklamasını kınıyor,  cam işçilerinin ve Kristal İş sendikasının hak arama mücadelesinin yanında olacağımızı ilan ediyoruz.  
Cam işçilerinin insanca yaşam ve çalışma koşulları talebi bizim de vazgeçilmez talebimizdir. Tüm işçileri, emekçileri, sendikaları bu talebin önünde engel olan yasaklara,  OHAL-KHK rejimi ile perçinlenmek istenen kölelik koşullarına karşı ortak mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

301 madencinin hayatını kaybettiği, 162 işçinin yaralandığı 13 Mayıs 2014 tarihinde meydana gelen yüzyılın en büyük işçi katliamı olan Soma faciasının yıldönümünde başta Soma katliamında yitirdiğimiz madencilerimizin ailelerinin ve hepimizin başı sağ olsun…

More Articles ...