15   Kasım
2018

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

24 Kasım 2017 tarihinde TTB Genel Merkezi’nde Nuriye ve Semih başta olmak üzere bütün ihraçların işe iadesinin sağlanması, Nuriye ve Semih’in yaşam haklarının korunması talepleriyle DİSK, TMMOB ve TTB ile ortak basın toplantısı yaptığımız ve MEB önünde 24 Kasım’a ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdiğimiz bir günde KESK Genel Merkezi’ne gelen bir grup, ültimatom şeklinde bir listeyi KESK MYK’sına vererek, “bu listeyi yerine getirmediğiniz sürece buradan çıkmayacağız” diyerek toplantı salonunda geceli-gündüzlü oturma eylemine başlamıştır. Söz konusu grup, KESK içerisindeki sendikal anlayışlardan birinin üyeleriyle bu eyleme başlamışken, ilerleyen dönemlerde üyemiz olmayanlar, lise ve üniversite öğrencileri, emekliler de olmak üzere eylemi sürdürmüştür.

Çeşitli kereler yapılan görüşmeler sonuç vermemiş, bu anlayış dayatmacı tutumunu sürdürmüş, KESK ve bağlı iş kollarımızın yaptığı eylemleri, etkinlikleri, dayanışmayı hiçe saymış, kendi anlayışları ve istekleri doğrultusunda yapılanlar dışında hiçbir şeyi kabul etmeyeceklerini söylemişlerdir. Nuriye ve Semih’in başvurusunun öncelikli değerlendirilmesi için TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı, Adalet Bakanlığı Müsteşarı, Kamu Denetçiliği ile çeşitli görüşmeler yapılmış, örgütümüzün tamamına Nuriye ve Semih’in de yargılandığı davada dayanışma göstermek için eylem, etkinlikler düzenlenmesi yönünde yazılar yazılmış, bu eylem ve etkinlikler sonucu birçok üyemiz de ceza almış veya hakkında cezai soruşturma başlatılmıştır. Hiçbir şey yapmayan (!) Konfederasyonun üyelerine, KESK’in eylem kararları sonucu cezalar verilmiş olması, ödenen bedelin değil, atılan adımların göstergesi olduğu için kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Konfederasyonumuz, emek ve meslek örgütleriyle düzenlediği 10 Ekim Emek, Barış ve Demokrasi mitinginde tarihin en kanlı katliamı ile karşı karşıya kalırken, üyeleri sürekli baskı ve zorbalık politikalarıyla sindirilmeye çalışılırken asla mücadeleden vazgeçmemiştir. Fakat söz konusu anlayış 10 Ekim’i gündemine dahi almadığı gibi, bu mücadeleyi görmezden gelmiştir. Ödediği bedeller, onlarca üyesinin tutuklanması, gözaltına alınması, 5000’e yakın üyesinin KHK listelerine adının yazılması, yöneticilerine açılan onlarca dava, iktidarının halen tüm araçlarıyla saldırması KESK’in iktidar tarafından nasıl hedef alındığını ortaya koymaktadır. Bu kişilerin yürüttüğü karalama kampanyası ve işbirlikçilik suçlamaları nedeniyle, tüm demokratik kamuoyunun yakından takip ettiği bu süreci bir kez daha hatırlatmak bile gereksizdir.

KESK’in yapıp ettiklerini sadece “Yüksel caddesine gelip gelmemekle” değerlendiren, saldırıya uğrayan KESK üyelerinin emeklerini ve mücadelesini görmezden gelen bu anlayış, KESK’in tüm illerde gerçekleştirdiği hiçbir eylem ve etkinliğine de katılmamıştır, kendi eylemini ve anlayışını KESK’e dayatmaya devam etmiştir. Eylem ve etkinliklerin hiçbir üyemizi birbirinin önüne koymadan, kapsayıcı bir şekilde ve bütünlüklü planlanması gereğine uygun adım atan konfederasyonumuzca, Danışma Meclisi’nde ve Genel Meclis’te üyelerimizin eleştiri ve önerileri doğrultusunda bir hat çizilmiştir. KESK’in özeleştiri ve hesap vereceği kurullar, bu kurullardır. Bu kurulları işlettiği, üyelerinin görüş ve önerileri doğrultusunda bir eylem ve etkinlik planı oluşturmaya çalıştığı, bir sendikal anlayışın dayatmacı tutumuna boyun eğmediği için KESK yöneticileri, bağlı iş kolu yöneticileri ve şube yöneticileri bu kişiler tarafından sosyal medyada defalarca hedef gösterilmiş, sendikalarımız itibarsızlaştırılmış, karalayan, iftiraya varan haberler yaptırılmıştır.

Bir seneye yaklaşan işgal süresince görüşmelerde dayatmacı tutum ve tehditler devam etmiş, KESK emekçilerine sözlü sataşmalar artmış, tuvaleti kullandığımız bile bahane edilerek gerginlik çıkarılmış, mutfak tamamen kullanılamaz hale getirilmiştir. Bu sataşmalar, KESK emekçilerinin sakinliğini koruyan tutumları nedeniyle şimdiye kadar bir gerilime dönüşmemiş, emekçilerimizin ve MYK’nın çalışma koşulları ortadan kaldırılmıştır.

Söz konusu anlayış, KESK Genel Merkezi’ni kendi faaliyetlerinin bürosu gibi kullanmaya başlamıştır. Söz konusu durum, bir sene içerisinde yapılan faaliyetlerle birlikte KESK’e bağlı iş kollarıyla bilgi olarak paylaşılmış, 16-17-18 Şubat tarihlerinde yapılan KESK Genel Meclisi’nde bu tarzın ve dayatmaların kabul edilemeyeceğine dair bir karar alınmıştır. KESK Yürütme Kurulu kendinden menkul bir kararla bu oturma eylemine tutum almış değildir; bu tutum örgütümüzün kararının uygulanmasıdır.

KESK, tüzüğünde ifade edilen karar mekanizmaları dışında hiçbir dayatmayı kabul etmeyecektir. KESK Genel Merkezi’nin bir anlayışın çalışma ofisine dönüştürülmesi ise asla kabul edilemez. Bununla birlikte KESK bu sorunu her zaman kendi iç mekanizmaları ile çözmeyi ilke olarak kabul etmiş, bu doğrultuda görüşmeler yapmış, bugün de bu ilke doğrultusunda bu anlayıştan kişilerin olmadığı bir esnada eşyalarını zarar gelmemesi için özenle toplayarak çıkarmıştır. Bu işgalin bir senedir sürüyor olması, eşyaların zarar gelmeksizin özenle ve bu kişilerin olmadığı bir zamanda toplanmış olması şiddetten kaçınmak için harcanan çabaların kendi başına göstergesidir. KESK bu tutumu sergilerken, sabah saatlerinde üye dahi olmayan bir kişi tarafından kapısı kırılmak istenmiştir.

Kendi sorununu kendi içerisinde çözmeyi önüne koymuş olan konfederasyonumuz tarafından polisin çağrılması ise asla söz konusu olmamıştır. Bu kişiler KESK’in kapısında canlı yayın yaparak durumu herkese açık olan sosyal medya hesaplarından paylaşmıştır. Sosyal medya hesaplarının çok yakından takip edildiği, birçok insana paylaşımlarından dolayı ceza verildiği düşünüldüğünde polisin bu durumdan haberdar olmasının birçok kaynağı olabilir. KESK’in şikayeti üzerine polis gelmiş olsaydı, mutlaka tutanak tutularak işlem yapılması gerekirdi. Kapımız kırılmaya çalışılırken dahi sükunetimizi korumuş olmamız bu konudaki tavrımızı da açıkça ortaya koymaktadır. Kamuoyunu yanıltmaya çalışan bu ifadeler, konfederasyonumuzu karalamaya hizmet etmektedir ve açıkça iftiradır.

KESK Merkez Yürütme Kurulu, bağlı iş kollarımızın yürütme kurulu üyeleri ve şubelerden üyelerimizle birlikte genel merkezden dışarı çıkmak istediğimiz anda kapıda bekleyen, aralarında üyemiz olmayanların da bulunduğu bir grup, çıkışımızı engellemek ve işgali sürdürmek için gerilim yaratmıştır. Bu gerilim esnasında bütün üyelerimiz büyük bir sorumlulukla davranmış, hiçbir şekilde darp etme söz konusu olmamış, özellikle de kadınlara yönelik en ufak bir şiddet girişimi yaşanmamıştır. Aksine kadın çalışanlarımız ve yöneticilerimiz sözlü, fiziksel şiddete maruz kalmıştır. İlerleyen günlerde gerek kapımızın kırılması girişimlerine ilişkin görüntüler gerekse de “tekme-tokat dövme” iddialarının gerçekliği yansıtmadığına ilişkin görüntüler kamuoyunun bilgisine sunulacaktır.

Yalan-yanlış ifadelerle KESK ve bağlı iş kolu yöneticilerini sosyal medya hesaplarında resimlerini yayınlamak suretiyle hedef gösterenler, bin bir hakaret yağdıranlar, iftira atanlar yöneticilerimize yönelecek her saldırının da yegane sorumlusu olacaktır.

KESK’in, ekonomik krizin faturasının emekçilere ödetilmek istendiği bir dönemde bu faturayı kabul etmeyerek karar organlarının aldığı kararlar doğrultusunda, ek zam talebiyle tüm Türkiye’de sokakta olduğu bir günde KESK’i teslimiyetle suçlamak asla anlaşılabilir değildir. KESK kendi ilkeleri, tüzüğü ve hukuku doğrultusunda davranmaya kararlıkla devam edecektir.

KESK Merkez Yürütme Kurulu

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
İstanbul’da inşaatı süren “3.Havalimanı” şantiyesi işçileri toplama kampına dönüştürülen inşaat alanında asgari insani koşullar için iki gündür seslerini duyurmaya çalışıyor. Hükümet işçilerin taleplerini dinlemek ve çözmek yerine bir kez daha güvenlik güçleri eliyle saldırmayı, gözaltına almayı tercih etti ve işçilerin dış dünya ile bağını kesmeye çalıştı. Şu ana kadar yaklaşık 600 işçinin gözaltına alındığı haberleri ilan edilmemiş bir sıkıyönetim uygulamasının uygulandığını düşündürüyor.
Güvenlik güçlerinin öncelikle sendika yöneticileri ve sendikalı işçileri gözaltına alması örgütlü mücadelenin suç olarak görüldüğünü ve hedef alındığını bir kez daha kanıtlamıştır.
İş cinayeti sonucu onlarca işçinin cenazesinin memleketine gönderildiği,  yüzlercesinin yaralandığı bir işyerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınmasını istemekten daha doğal ne olabilir!
Sağlıksız ve haşerelerin doluştuğu yatakhanelere çözüm bulunmasını istemenin neresi suçtur! Yağmur altında saatlerce servis beklemek istemeyen işçiler hangi yasaya muhalefet ettikleri gerekçesi ile gözaltına alındı! Maaş ödemeleri de dahil hiçbir şeyin hukuka ve usule uygun yürümediği, taşeron firmanın “astığım astık kestiğim kestik” dediği bir işyerinde işçilerin demokratik protesto haklarını kullanması ve haklarını istemesinden daha doğal ne olabilir!
İşçilerin barınma, beslenme ve ulaşım gibi en temel insani taleplerinin karşılanması yerine işyerlerine tomaların, yüzlerce güvenlik gücünün yığılması, yüzlerce işçinin gözaltına alınması AKP’nin sınıfsal karakterini ve gayri insani yüzünü en yalın haliyle gözler önüne sermiştir.
Çalışma Bakanı şimdi devreye girmeyecekse o koltukta niçin oturduğunun açıklamasını yapmak zorundadır.
Gözaltına alınan işçiler derhal serbest bırakılmalıdır. Şantiye etrafındaki abluka kaldırılmalıdır. İşyerinde örgütlü sendikalar ve işçilerle derhal masaya oturulmalı ve kamuoyuna açıklanan, tümü de karşılanabilir olan talepleri kabul edilmelidir.
İnsanlık dışı çalışma koşullarına karşı iş bırakan binlerce işçinin talepleri talebimiz, mücadeleleri mücadelemizdir.
KESK YÜRÜTME KURULU

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
 
KESK Ankara Şubeler Platformu, KESK MYK üyesi Elif Çuhadar’ın derhal serbest bırakılmasını istedi. Eğitim Sen Ankara 2 No’lu Şube binasında gerçekleşen basın açıklamasını, Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Nusret Sulkalar yaptı. Sulkalar, toplumsal muhalefeti susturma ve etkisizleştirme operasyonlarının devam ettiğini belirterek, bu operasyonlara KESK ve bağlı sendikaların da dahil edildiğini, MYK üyesi Elif Çuhadar’ın 2014 yılında katıldığı panel gerekçe gösterilerek gözaltına alındığını kaydetti. Emek ve barış mücadelesi yürütenlere yönelik gözaltı ve tutuklamaların sindirme ve kriminalize etme amaçlı olduğunu vurgulayan Sulkalar, OHAL’in anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik kullanıldığını ve iktidara istediğini yapma keyfiyeti veren bir araca dönüştüğünü söyledi.
‘HUKUK TANIMAZ SALDIRILARA SON VERİN’
Sulkalar, “AKP’nin ne OHAL sopası, ne de diğer faşizan uygulamaları bizleri emek, demokrasi ve barış mücadelesinden alıkoyamaz. OHAL gerekçesiyle sendikal hak ve özgürlüklerin askıya alınmasını kabul etmedik, etmeyeceğiz” dedi. Gözaltı ve tutuklama furyasını kınadıklarını belirten Sulkalar, KESK MYK üyesi Elif Çuhadar’ın serbest bırakılmasını ve hukuk tanımaz saldırılara son verilmesini istedi.
Afrin’e yönelik askeri operasyonun başlamasıyla baskıların ve gözaltıların daha da arttığını dikkat çeken Sulkara, operasyonun derhal durdurulması çağrısı yaptı. Sulkalar, “Bölge halklarına gerçek zeytin dalı uzatmanın, barışa ve demokrasiye dayalı çözümler üretmenin koşulları varken, ülkeyi emperyalist planların parçası haline getiren bu savaş bizim savaşımız değildir. KESK olarak kimsenin ölmesini istemiyoruz. Savaştan değil, barıştan tarafız” dedi. (Ankara/EVRENSEL)

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

ABD’nin 22 yıldır uygulamaya koymadığı  “Kudüs’ün İsrail’in Başkenti olduğuna dair karar”ını hayata geçirmesini Konfederasyonumuz daha ilk günden açık bir provakasyon olarak nitelemiş, kamuoyuna yönelik yaptığı basın açıklaması ile kararın geri alınması gerekliliğini vurgulamıştı.

Ne yazık ki, kararından ve provokasyondan vaz geçmeyen, başta Ortadoğu olmak üzere tüm dünyada çatışma zemini yaratacak politikalara hız kazandıran, emperyalist politikalarla Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD Filistin’de bugün onlarca Filistinlinin yaşamını yitirmesine, yüzlercesinin yaralanmasına yol açacak gelişmelerin de fitilini ateşlemiş oldu.

ABD ve İsrail’in emperyalist amaçları doğrultusunda Kudüs’ü iç politika malzemesi yapmaları çözüm yerine çözümsüzlüğü, barış içinde bir arada yaşam yerine çatışma ve kaosu derinleştirmektedir.

ABD provokasyona yol açan bu kararından derhal vazgeçmelidir.  Filistin halkının meşru talepleri kabul edilmelidir.

Nerenin başkent olacağına ABD ya da İsrail politikacıları değil orada yaşayan halklar karar vermelidir.

ABD provakasyonunu ve barışçıl gösterileri silah zoruyla bastırarak katliama yol açan İsrail devletini kınıyor, Filistin halkının meşru taleplerini destekliyor, dayanışma duygularımızı iletiyoruz.

Şiddet ve insanlık dışı uygulamalar derhal sonlandırılmalı, Filistin ve İsrail halklarının bir arada ve barış içinde yaşamaları için gerekli siyasal adımlar atılmalıdır.

KESK YÜRÜTME KURULU

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

24 Aralık 2017 tarihinde yayınlanan 2 KHK,  OHAL olmadan ülkeyi yönetemeyecek hale gelen siyasal iktidarın yaşadığı korkunun ürünüdür. Bugüne kadar hayata geçirilen hukuksuzluğun üzerine adeta tüy diken KHK’ler ile bir yandan haksız, hukuksuz ihraçlar sürdürülmekte, diğer taraftan tüm topluma tek adam diktatörlüğüne biat eden gönüllü kulluk dayatılmaktadır.

26 Aralık 2017 tarihinde Eş Genel Başkanımız Aysun Gezen’in yaptığı, sendikalarımız MYK üyelerinin ve demokrasi güçlerinin katılımıyla gerçekleşen basın toplantımızın metni aşağıdadır.

“Ülke olarak tarihimizin belki de en karanlık döneminden geçiyoruz. 15 Temmuz darbe girişimini “Allahın bir lütfu” olarak nitelendiren AKP-Saray rejimi, tek adam diktatörlüğünü ve faşist rejimi inşa etmek için saldırılarına her gün bir yenisini ekliyor. Son olarak Pazar gecesi yayımlanan iki KHK, 17 aydır sürdürülen OHAL hukuksuzluğunun ülkede demokrasi, adalet, eşitlik, özgürlük, insanca bir yaşam isteyen milyonları hedef aldığını, bu kesimlere yönelik adeta bir düşman hukuku oluşturduğunu tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Bilindiği üzere 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasında tüm toplumun ve parlamentoda yer alan, almayan tüm siyasi partilerin darbe karşıtı tutumu belirleyici olmuştur. Toplumda ve parlamentoda yaşanan bu geniş birlikteliğe rağmen AKP hükümeti 20 Temmuz’da Olağanüstü Hal ilan etmeyi tercih etmiştir.  İlan edildiğinde ‘üç aylık süreye gerek yok, bir iki ay içinde kaldırırız” denilen OHAL bugüne kadar tam beş kez uzatılmıştır; fakat darbe girişiminin siyasal ayağına ilişkin tek bir adım dahi atılmamıştır. Bunun yerine OHAL siyasal iktidar ve Saray’ın elinde tek adam diktatörlüğü hedefinin önündeki engelleri temizleme silahına dönüşmüştür.

17 aydır süren OHAL düzeninde yasama işlevsizleştirilmiş, yürütme tek adamda toplanmış, yargı tamamen siyasi iktidarın önceliklerine ve gündemine uygun kararlar alır hale getirilmiştir. Türkiye Yoksulluk, Yasaklar, Yolsuzluk ile birlikte anılan bir ülkeye dönüştürülmüştür. AKP-Saray rejimi artık OHAL dışında bir seçenekten yoksundur; OHAL tam da bu nedenle süreklileştirilmek istenmektedir. Baskı ve zora dayalı bir sistemi ilelebet ayakta tutamayacaklarını bilmesine rağmen içine sürüklendiği yönetememe krizinden çıkamamakta, korktukça daha fazla saldırganlaşmaktadır.

Değerli Basın Emekçileri,

İşte pazar gecesi çıkarılan 2 KHK,  OHAL olmadan ülkeyi yönetemeyecek hale gelen siyasal iktidarın yaşadığı bu korkunun üründür. Bugüne kadar hayata geçirilen hukuksuzluğun üzerine adeta tüy diken KHK’ler ile bir yandan haksız, hukuksuz ihraçlar sürdürülmekte, diğer taraftan tüm topluma tek adam diktatörlüğüne biat eden gönüllü kulluk dayatılmaktadır.

695 sayılı KHK ile toplam 2 bin 756 kamu çalışanı daha ihraç edilirken sadece 114 kamu çalışanı iade edilmiştir. Üstelik ne komisyon kararlarında ne de KHK iade listesinde işlerini geri istediği için açlık grevi yapan ve kritik eşikte olan, yaşam haklarının gaspıyla karşı karşıya kalan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça vardır. Yaşanan ihraçlarda yine konfederasyonumuza bağlı sendikaların yönetici ve üyeleri hedef seçilmiştir.

Şu ana kadar ki belirlemelerimize göre TSK, Jandarma ve sahil güvenlikten ihraç edilenler düşüldüğünde geriye kalan 1.694 kamu görevlisinin en az 138’i bağlı sendikalarımız üyesidir. Bunlardan 77’si bağlı sendikamız TÜM BEL SEN, 33’ü EĞİTİM SEN, 24’ü BES üyesi ve yöneticisidir. Bağlı sendikalarımız DİVES’in iki, SES ve HABER SEN’in ise birer üyesi ihraç edilmiştir.

Türkiye genelinde 169 Belediye çalışanı ihraç edilirken bunlardan 109’unun tüm belediyelerine kayyum atanan Van’da yaşanması, Van belediyelerinden ihraç edilen 109 kişiden ise 73’nün bağlı sendikamız TÜM BEL SEN üyesi olması, siyasal iktidarın emek ve demokrasi düşmanlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

KHK ile ihraç edilen ve işine dönme talebiyle açlık grevi yapan bağlı sendikamız EĞİTİM SEN üyesi Semih Özakça’yı ziyaret ettiği için açığa alınan Sinop Eğitim Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. İrfan Mukul da KHK ile ihraç edilen arasındadır. Mukul’un fakülteden öğrencisi olan Özakça’yı ziyaret ettiği gerekçesi ile ihraç edilmesi siyasal iktidarın tamamen kin ve nefretle hareket etmekten vazgeçmediğini göstermektedir.

Değerli Basın Emekçileri

Burada tüm kamuoyunun, hatta KESK’i hedef alanların da çok iyi bildiğine inandığımız iki temel noktanın altını tekrar çizmekte fayda görüyoruz.

  • KESK nereden, kimden gelirse gelsin, tüm darbelere, vesayet sistemlerine karşı olan ve bunun için bedel ödeyen bir konfederasyondur.
  • KESK, 11 yıl boyunca iktidara ortaklık eden, ‘ne istediyse verilen” cemaate karşı 15 Temmuz’dan sonra değil, en başından beri en net tutumu takınan kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür.  KESK söz konusu yapının hem kamuda hem toplumsal yapıda yarattığı tahribata dikkat çekmekle kalmayıp buna karşı mücadele etmiş bir konfederasyondur.

OHAL’de KESK neden hedef alınmıştır? Bugüne kadar toplam 4.237 KESK’li neden KHK’lerle ve Yüksek Disiplin Kurulu Kararları ile ihraç edilmiş, yüzlercesi açığa alınmış, sürgün edilmiştir?

  • Çünkü KESK kurulduğu günden bugüne milyonlarca yurttaşın yararlandığı kamu hizmetlerinin her geçen gün piyasaya daha çok açılarak tasfiye edilmesine,
  • Kamu emekçilerinin kısmi iş güvencesinin ortadan kaldırılarak siyasal iktidarların kapı kulu haline getirilmesine,
  • Siyasal iktidarların emekçileri bölmek, parçalamak için emek alanına soktuğu Truva atı, sarı sendikalara

Karşı en başından beri mücadele eden, tüm baskılara rağmen bu mücadeleden taviz vermeyen kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür ve öyle kalacaktır.

KESK, bir ülkede emeğin haklarını korumanın, kazanımlarını kalıcı hale getirmenin biricik yolunun o ülkede demokrasinin, barışın, adaletin, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesinden geçtiği bilinci ile emek ve demokrasi mücadelesi arasında köprüler kuran,  kurmaya devam eden kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür ve öyle kalacaktır.

Kısacası biz KESK olarak 78 milyon vatandaşın kamu hizmeti alma hakkı için,  3 milyon kamu emekçisinin hak ettiği insanca yaşam için mücadele ediyoruz. İşte bu nedenle en başından beri emek ve demokrasi karşıtlarının hedefinde olduk. Bugün de, 15 Temmuz sonrasında KESK’i “darbe destekçisi” olarak itham edemeyeceklerini bilenler yıllardır kararlılıkla sürdürdüğümüz emek ve demokrasi mücadelemizi “suç” gibi göstermektedir.

Tekrar üstüne basa basa vurguluyoruz. Yönetici ve üyelerimizi haksız, hukuksuz tamamen keyfi olarak açığa alınanların, ihraç edenlerin tek bir kriteri vardır.  O da başta kamu emekçileri olmak üzere tüm emekçi kesimlerin hak ve özgürlüklerini sınırlayan düzenlemelere seyirci kalmamamızdır. Anayasa ile yasalarla, başta Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri olmak üzere ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış bulunan sendikal hak ve özgürlükleri kullanmamızdır.

Oysa bir sendikanın, konfederasyonun;  anayasa ile yasalarla, ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış bulunan sendikal hak ve özgürlükleri kullanması “suç” değildir. Dolayısıyla, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi yürüttüğü için, ihraç edilen, açığa alınan, sürgün edilen yönetici ve üyelerimiz de “suçlu” değil, kamu emekçileri mücadelesinin onurudur.

Değerli Basın Emekçileri,

Yeni KHK’ler ile sadece ihraçlar yaşanmamış, siyasi mahkûmlara tek tip elbise zorunluluğundan,  “15 Temmuz darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğinde eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden,” sivillere hukuki, idari, mali ve cezai muafiyet getirilmesine, Danıştay ve Yargıtay üyelerinin sayısının artırılmasından, Milli Savunma Bakanlığına açıktan memur atamasına, Savunma Sanayi Müsteşarlığının Cumhurbaşkanına bağlanıp burada sınavsız personel istihdam edilmesinden Şeker Kurumu’nun kapatılmasına kadar onlarca hukuksuz düzenlemeye daha imza atılmıştır.

AKP, 696 sayılı KHK ile iktidarına biat etmeyen tüm kesimleri hedef alan politikasına faşist rejimleri aratmayacak düzenlemeler eklemiştir.

Bunlardan en öne çıkanı “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında hukuki, idari, mali ve cezai muafiyet getiren Madde 121’deki düzenlemedir.

Söz konusu düzenleme ile darbe girişimi ile masum askerleri, askeri öğrencileri hedef alan, linç boyutuna varan saldırılarda yer alanlara cezai muafiyet getirilmektedir. Öte yandan düzenlemede yer alan “bunların devamındaki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler” ibaresi ile kasıtlı olarak tam bir belirsizlik ve kaos ortamı yaratılmıştır.

AKP iktidarına yönelik her eylemin hatta eleştirinin darbe ve terör torbasına konulduğu, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın dahi İçişleri Bakanı tarafından açıkça tehdit edildiği bir ortamda AKP-Saray rejimine muhalif her türlü eylem, etkinlik ve eleştirinin devam niteliğinde sayılabileceği, silahlandırılan paramiliter yapıların muhaliflere saldırmasının önünün açıldığı ve üstelik bu saldırılar için tam bir cezasızlık getirileceği açıktır. Ayrıca KHK ile Sarayın her hafta çağırdığı muhtarlara, belediye başkanlara ateşli silah taşıma yetkisi verilmiştir.  Bu düzenlemeler sivilleri dahi hedef alan İnsansız Hava Araçları’na (İHA) ilişkin düzenlemeler ve silah, mühimmat üretilmesi amacıyla şirket kurulmasına yönelik düzenlemeler birlikte ele alındığında 696 sayılı KHK ile açıkça bir iç savaş hazırlığı yapıldığı görülmektedir.

Değerli Basın Emekçileri;

696 sayılı KHK ile AKP-SARAY iktidarının baskı rejimine karşı çıkan herkese adeta düşman hukuku ve linç kültürü dayatılmaktadır.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atarak ölümlere, katliamlara, savaşa karşı sesini yükselten, barış isteyen akademisyenler “terörist” ilan edilirken kan banyosu çağrısı yapanların cezasız kalması sağlanmak isteniyor. Terör tanımının sürekli genişletildiği, terörün kapsamının ve kimlerin terörist olduğunun bizzat iktidar tarafından keyfi bir şekilde belirlendiği bir ortamda cezasızlık kapsamının AKP karşıtı her türlü eyleme yaygınlaştırılabileceği açıktır. Buna karşın Ceza Muhakemeleri Kanununda yapılan değişikliklerle yıllardır sınırlanan savunma hakkının tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik ciddi ve tehlikeli boyutlarda düzenlemeler getirilmiştir. Örneğin zorunlu müdafiiliğin kabul edildiği hallerde müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi halinde duruşmaya devam edilebilecektir. Dolayısıyla müdafii olmaksızın hüküm tesis etmek mümkün olabilecektir. Gerek duruşmanın hazırlık aşamasında, gerekse duruşmada her türlü bilgi, belge, ifade, rapor artık okunmayacak; “anlatılacak”tır. Yine 10 yıl üzerindeki hapis cezaları için yapılan itirazlarda Yargıtay’ın duruşmalı görüşme zorunluluğu kaldırılmaktadır.

Savunma hakkının açıkça ihlali anlamına gelen bu uygulamalarda ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı itiraz değerlendirilirken savunma hakkının kısıtlanması ile hükmün gerekçeyi içermemesi maddeleri kapsam dışı bırakılmıştır.

Kısacası AKP-Saray rejimi çıkardığı KHK ile bir taraftan paramiliter yapıları koruyup kollamakta diğer taraftan ise mahkemeleri muhalifler için tam bir kıyım makinesine dönüştürmektedir.

Değerli Basın Emekçileri,

Tüm evrensel hukuk normlarını, hukuk devleti ilkesini tamamen yok eden iktidar, 696 sayılı KHK ile tıpkı 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi kanununda yaptığı değişiklik gibi, yüz binlerce işçi ve emekçiyi yakından ilgilendiren kadro düzenlemesini dahi parlamentodan, her tür denetimden kaçırarak yapmayı tercih etmiştir.

5 Aralık’ta bizzat Cumhurbaşkanı tarafından tüm taşeron işçilere koşulsuz kadro sözü verilmesine rağmen, 696 sayılı KHK ile taşeron işçilerin büyük çoğunluğu kadro hakkından yoksun bırakılmıştır.  KHK ile yapılan düzenlemelere göre Belediye ve il özel idarelerinde çalışan 400 bin taşeron işçisi kadroya değil sendikal-sosyal-mali haklar ve ücret bakımından kadrolu işçilere göre ciddi farklar bulunan iktisadi teşekkül işçiliğine geçirilecektir.

Kadroya geçirileceği söylenen 450 bin kamu taşeron işçisinin ise önemli bir bölümü kapsam dışında bırakılmıştır. Buna göre; KİT kapsamındaki 26 kurumda, benzer şekilde özel bütçeli 26 kurumda çalışan taşeron işçiler düzenlemenin kapsamı dışında tutulmuştur. Ayrıca “herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik, yaşlılık veya malullük aylığı almaya hak kazanmamış olanlar”taşeron işçiler de kapsam dışında tutulmuştur.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi “696 sayılı KHK’nın 83. Maddesi ile Kamu İhale Kanunu’nda değişlik yapılarak “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri” kapsamında çalışan taşeron işçiler dışında kalanlar da kapsam dışında tutulmuştur. Böylece “danışmanlık hizmetleri, hastane bilgi sistemi yönetim hizmetleri, çağrı merkezi hizmetleri, anahtar teslim (mal- yapım işi)  ihalelerinde çalıştırılan binlerce taşeron işçisi de kapsam dışında bırakılmıştır. Üstelik “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmelerine” göre çalıştırılan taşeron işçilerinden personel gideri yüzde 70’in altında olan sözleşmelere bağlı olarak çalıştırılanların da kadroya alınmayacağı düzenlenmiştir. Bununla da kalınmamış geçmişte açtıkları davalardan, geçmişe yönelik hak ve alacaklardan feragat etmeyen taşeron işçiler de kapsam dışında tutulmuştur.

Diğer taraftan kapsama giren işçilere ise hem güvenlik soruşturması hem de yazılı- sözlü ya da uygulamalı sınav şartı getirilmiştir. Hukuki denetim dışında tutularak keyfi bir sürecin işletildiği güvenlik soruşturmasının ve sınav şartının AKP iktidarı tarafından bugüne kadar hayata geçirilen onlarca benzer uygulama göz önünde bulundurulduğunda dahi ayrımcılık ve kayırmacılığa hizmet edeceğini, istenmeyen işçilerin kadroya alınmaması için bir eleme mekanizması olarak kullanılacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Ayrıca tüm şartları yerine getirip, güvenlik soruşturması ve sınavdan geçen taşeron işçilerin kadroya geçişlerinin ise  “mevcut hak ve ücretlerle yapılacağı” düzenlenmiştir. Yani kadroya alınsa da taşeron işçilerinin hem çalışma koşulları değişmeyecek hem de aynı veya benzer işi yaptıkları mevcut kadrolu işçilerle aynı ücret ve haklara sahip olamaycaktır. Üstelik onlarca şartı aştıktan sonra kadroya alınan taşeron işçiler, mevcut kadrolu işçilerin yararlandığı toplu iş sözleşmesinden de yararlanamayacaktır.

En önemlisi eşitlik ilkesinin ihlal edildiği düzenleme yasa ile değil, KHK ile yapıldığı için mağdur olan taşeron işçilerinin yargıya, Anayasa Mahkemesine başvurmasının yolu da kapatılmıştır.  Kapsam dışı bırakılanların akibetinin ne olacağı da belirsizdir; yeni bir düzenleme yapılmazsa, bu taşeron işçilerinin işsiz kalması durumu söz konusu olabilecektir. 

Kısacası 2004 yılında 3.183 olan kamudaki taşeron işçi sayısını 2017 yılına kadar 283 artırarak 850 bine çıkararak ülkeyi ‘Taşeron Cumhuriyetine’ çevirenlerin ‘kamu taşeron işçisine şartsız, ayrımsız kadro müjdesi!” yine boş çıkmıştır.

Değerli Basın Emekçileri;

Birçok kurumun doğrudan Cumhurbaşkanına bağlanarak tek adam diktatörlüğünün taşlarının döşendiği bu KHK de orman alanlarının yağmaya açılmasından, cazibe merkezleri adı altında sermayeye teşvik ve kaynak aktarımına, dış borç sağlanması için beklenen etkiyi yaratamayan Varlık Fonu’nun yeniden düzenlenmesinden iç borçlanma için Vakıflar Bankasının Hazineye devrine kadar birçok alanda emekçiler ve halk aleyhine düzenleme yapılmaktadır.

Varlık Fonuna devri sağlanan PTT ve iştirakleri kamu kurum ve kuruluşlarına personel alımına ilişkin düzenlemelerin kapsamı dışında tutulmuş, sözleşmeli personel alımında KPSS şartı ortadan kaldırılmış, torpil ve kayırmacılıkla işe alımı iptal eden mahkeme kararları hiçe sayılmış, şirketleşen PTT’nin çalışanlarının kaderi şirketin iki dudağı arasına terk edilmiş, binlerce emekçi geleceksizleştirilmiştir.

Değerli Basın Emekçileri

Cemaat ve tarikatlara ait yurtlarda taciz, tecavüzün her geçen gün arttığı, çocuklarımızın geleceğinin yapılan düzenlemelerle her geçen gün gerici-dinci cemaat, tarikat ve vakıflara teslim edildiği bu dönemde yine bir KHK ile bir cemaatin elinden alınan yurtların ve okulların hızla başkalarına devri düzenleniyor. Hiçbir pedagojik formasyonu olmayanların öğretmenliğe atanması yetmezmiş gibi KHK ile bu atamaların geçerliği tescilleniyor.

Bizler çocuk, kadın ve emek düşmanı AKP-Saray rejiminin KHK’lerle hayatlarımızı cehenneme çevirmesine seyirci kalmayacağız.

Pazar gecesi çıkarılan KHK’ler ile ülkenin üzerine çöken karanlık daha zifiri hale getirilse de umutsuzluğa, yılgınlığa kapılmamızı bekleyenleri yanıltmaya devam edeceğiz.

Çünkü bizler her kışın bir baharı olduğuna, karanlığın en koyu olduğu anın aydınlığa en yakın olunan an olduğuna inancını korumakla kalmayıp özlenen baharı, beklenen aydınlığı getirmek için her türlü baskıya direnen, acıyı bal eyleyen fiili meşru mücadele geleneğinin mirasçılarıyız.  

Demokratik, laik bir ülkede, barış ve kardeşlik içinde, insanca bir yaşam mücadelesi veren,  Türkiye kamu emekçileri sendikal mücadelesinin yüz akı KESK’lileriz.

Ana sütümüz kadar helal olan işimizi,  ekmeğimizi hep beraber geri alacağız. O zamana kadar yarının aydınlığa daha fazla yakınlaştığımız bir gün olacağına olan inancımızı koruyarak bu zor günleri aşmak için birbirimizle daha fazla kenetlenmeye devam edeceğiz.

Yılın bu son günlerinde Ankara’nın insanın içine işleyen ayazı pırıl pırıl bir güneşle nasıl dağılıyorsa bu ülkenin üzerine çöken kara bulutlar da elbet dağılacak. 

Er ya da geç

Emek kazanacak,

Demokrasi kazanacak,

Laiklik kazanacak,

Barış ve kardeşlik kazanacak,

İnsanca Bir Yaşam Mücadelesi Kazanacak,

HAKLI OLANLAR KAZANACAK,

BİZ KAZANACAĞIZ!

Sözlerimizi tamamlarken haksız-hukuksuz bir şekilde ihraç edilen, açığa alınan kamu emekçileri olmak üzere emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olana herkesi OHAL/KHK rejimi ile örülen açık faşizme karşı emek, demokrasi ve barış mücadelesinde tek ses, tek yürek olmaya çağırıyoruz.”

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Irak ve Suriye’de çatışmaların görece azalması ABD ve emperyalist güçleri yeni çatışmaların zeminini hazırlamaya itmişe benziyor!
ABD’nin kendisinin aldığı ve 22 yıldır uygulanmayan  “Kudüs’ün İsrail’in Başkenti olduğuna dair karar”ı halkların bir arada yaşama iradesine açıkça saldırı şeklinde hayata geçirmesi provokasyondur.
Öte yandan aynı gün BM gözetimi altında bulunan ve binlerce sivilin yaşadığı Mahmur Kampı’na yönelik kim tarafından yapıldığı belli olmayan saldırı da göstermektedir ki, Ortadoğu bir kez daha çatışma alanı haline getirilmek istenmektedir.
Gerek ABD ve gerekse de ülkemizde siyasi iktidarın Kudüs’ü iç politika malzemesi yapmaları çözüm yerine çözümsüzlüğü, barış içinde bir arada yaşam yerine çatışma ve kaosu derinleştirecektir.
İçte ve dışta sıkışan, tıkanan Trump’un Kudüs kararı ile kendini kurtarmaya çalışması, AKP’nin yeni bir “one minute” çıkışı ile milliyetçi dalga üzerinden düşen oylarını toparlamak istemesi kabul edilemez. İnsanlık tarihi karşıt gibi görünseler de çatışmalardan siyasal fayda sağlayanların iaynı geminin yolcusu olduğunu defalarca ispatlamıştır.
Nerenin başkent olacağına ABD ya da İsrail politikacıları değil orada yaşayan halklar karar vermelidir.
Provokasyon derhal durdurulmalı,  Filistin halkının meşru talepleri kabul edilmeli, Filistin ve İsrail halklarının bir arada ve barış içinde yaşamaları için gerekli siyasal adımlar atılmalıdır.

KESK

More Articles ...