15   Kasım
2018

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyon Belgesi’ni açıklamıştır. 16 yıllık AKP iktidarı sürecinde üzerinde en çok konuşulan, en fazla hedef belirlenen, ancak belirlenen hedeflerin büyük bölümünün gerçekleşmediği alanların başında eğitim alanı gelmektedir.
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından açıklanan Vizyon Belgesi’nde yer alan, zorunlu ders saat ve çeşitlerinin azaltılması, 5 yaş erken çocukluk eğitiminin zorunlu olması, yaz dönemi oyun temelli eğitim vb gibi hiç kimsenin itiraz etmeyeceği olumlu ifadelerin yer almaktadır. Ancak 2023 Vizyon Belgesi’nin satır aralarında yer alan ‘piyasa merkezli’ ve eğitimde yaşanan dinselleştirmeyi sürdürmeyi hedefleyen yaklaşım dikkate alındığında, eğitim politikalarına yönelik olarak yeni bir şeyin söylenmediği, geçmişte sürekli tekrarlanan hedeflerin geliştirilerek tekrarlandığı anlaşılmaktadır.
Vizyon Belgesi’ne yer alan ve en çok dikkat çeken başlıklardan birisi olan ‘5 yaş erken çocukluk eğitiminin zorunlu olması’ hedefi yeni bir hedef değildir. 2010 yılından bu yana bu hedef sürekli tekrarlanmış, ancak bugüne kadar gerekli adımlar atılmamıştır. Vizyon Belgesi’nde 5 yaş erken çocukluk eğitimin hangi tarihten itibaren zorunlu olacağının belirtilmemiş olması dikkat çekicidir. Nitekim Cumhurbaşkanı konuşmasında ‘gerekli altyapı çalışmaları tamamlandıktan sonra zorunlu olacak’ şeklinde bir ifade kullanmıştır. Yıllardır bütçeden en büyük payı eğitime ayırdıklarını iddia edenlerin, MEB’in 2019 bütçesinde eğitim yatırımlarına ayrılan payın 2018’de %8,36 iken, 2019 yılı için %4,88’e çekildiği bir ortamda ‘gerekli altyapı çalışmalarının’ tamamlanması mümkün görünmemektedir.
Eğitimde piyasa merkezli anlayış sürdürülecek
Vizyon Belgesi’nde yer alan ‘Okul Temelli Gelişim Modeli’ne daha önce ‘Öğretmen Strateji Belgesi’nde de yer verilmiştir. MEB’in uzun süredir uygulamaya çalıştığı bu anlayışın temelinde, eğitim sisteminin çocukların gelişim süreçleri ve toplumsal yaşamın ihtiyaçlarından çok okullarımızın piyasacı bir anlayışla yönetilmesi yer almaktadır.
Eğitimde uzun süredir yaşanan piyasalaştırma ve ticarileştirme vurgusu ‘Vizyon Belgesi’nde net bir şekilde bir kez daha ifade edilmiştir. MEB’in özel öğretim kurumlarında bürokrasinin azaltılması, haksız rekabetin ortadan kaldırılması ve özel öğretim kurumları ile işbirliğinin güçleneceği mesajı, özel okullarının her açıdan kamu kaynaklarıyla desteklenmesi politikalarının sürdürüleceği anlamına gelmektedir.
Okulların finansman ihtiyacını kendi kaynaklarından (bağışlar, aidatlar vb) sağladığı ve kendi bütçesini oluşturduğu piyasacı bir modeli benimsenmektedir. Özel sektör ve sivil toplum iş birlikleriyle eğitim kurumlarının finansmanına destek sağlanması hedeflenirken, bu desteğin biçimi hakkında herhangi bir bilgi verilmemesi dikkat çekicidir.
Vizyon Belgesi’nde ‘Öğrencilere okurken çalışma fırsatı verilecek’ ifadesinin anlamı, öğrencilerimizin eğitimlerini sürdürürken aynı zamanda ‘ucuz iş gücü’ olarak kullanılmasıyla ilgili politika uygulamalarının önümüzdeki süreçte de sürdürüleceği anlaşılmaktadır.
Eğitimin temel bir insan hakkı olarak herkes için parasız ve kamusal bir anlayışla hayata geçirilmesi gerekirken çeşitli adlar ve modeller eşliğinde piyasa ilişkileri içine çekilmesini onaylamamış mümkün değildir.
Sınav merkezli eğitim sürüyor
Vizyon Belgesi’nde her ne kadar ‘sınavla öğrenci olan okul sayısının azaltılması’ hedef olarak belirtilmiş olsa da, sınav merkezli eğitim sistemini değiştirmek yönünde hiçbir somut önerinin yapılmaması dikkat çekicidir.
Bugüne kadar sınav sistemlerinde sürekli değişiklik yapılmasına rağmen sorunun özüne inilmemiş, sınav merkezli eğitim modeli hiç tartışılmamıştır. Kuşkusuz hiçbir sınav tarafsız değildir. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde yapılan sınavlar, başarı ya da yeteneği ölçmekten çok öğrencileri yarıştırmaya ve elemeyi hedeflemektedir. Eğitim sistemimiz çocuklarımızı ve gençlerimizi eğitmemekte, sadece yapılacak olan sınavlara hazırlamaktadır.
Okullar arasındaki nitelik farklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen somut adımlar atılmadığı sürece, Vizyon Belgesi’nde yer alan ‘sınavla öğrenci alan okul sayısının azaltılması’ hedefini gerçekleştirmek bile mümkün görünmemektedir.
İmam hatip okullarına özel uygulamalar
Vizyon Belgesi’nde yıllardır iktidar tarafından özel olarak ilgilenilen imam hatip okulları ile ilgili açılan başlık ve atılacak adımlar (Program çeşitliliği, ders çeşidinin azaltılması, Arapça ve İngilizce yaz okulları, imam hatip okulları ile üniversiteler arasında işbirliği) farklı okul türleri ve öğrenciler arasında yaratılan eşitsizliğin devam edeceğini açıkça göstermektedir.
Bugüne kadar benimsenen okullaşma politikalarında, özellikle kademeler arası geçiş sürecinde çok sayıda öğrenci ve velinin itirazlarına rağmen, öğrencilerin imam hatip okullarına yönlendirilmesi yönündeki yaklaşım ve uygulamaların artarak sürecektir. Vizyon Belgesi, iktidarın arka bahçesi olarak gördüğü imam hatip okullarına yönelik özel vurgular üzerinden bugüne kadar benimsenen ayrımcı politikaların sürdürüleceğini göstermektedir.
Eğitimde güvencesiz istihdam politikalarına devam
Vizyon Belgesi’nde de yer alan ücretli öğretmenlerin ücretlerinin artırılması, sözleşmeli öğretmenlerin görev sürelerinin kısaltılması ifadeleri olumlu adımlar olarak sunulmaktadır. Belge’de sözleşmeli öğretmenlerin görev süresinin kısaltılması ile ilgili çalışma yapılacağı belirtilirken, Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında sözleşmeli öğretmenlerin görev sürelerini 4+2 yıldan 3+1 yıla indirileceğini açıklamıştır. Oysa yapılması gereken, eğitimde, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik başta olmak üzere, her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmesi, bütün öğretmenlerin ve yardımcı hizmetlilerin kadrolu olarak atanmasıdır.
İş güvencesi kaygısıyla görev yapmak zorunda kalan bir eğitim emekçisinin öğrencilerine ve eğitim sistemine ne kadar faydasının olacağı tartışmalıdır. Ayrıca öğretmen atamalarında en fazla şikâyet konusu olan, haksız ve ayrımcı uygulamaları beraberinde getiren ‘mülakat’ ve ‘güvenlik soruşturması’ uygulamalarına son verilmesine hiç değinilmemiş olması, MEB’in güvencesiz istihdam politikaları konusunda hiçbir değişiklik olmadığını göstermektedir.
Vizyon Belgesi’nde öğretmen alım sisteminde yaşanan sorunlara yönelik hiçbir somut ifade yer almamıştır. MEB’in resmi öğretmen açığını 117 bin olarak açıkladığı bir ortamda, ataması yapılmayan 400 bini aşkın öğretmenin atanma sorununun hiç gündeme getirilmemesi önemli bir eksiklik olarak dikkat çekmektedir.
Eğitim yöneticiliğinde ‘liyakat’ vurgusu ne kadar gerçekçi?
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetici atamalarında son 16 yılda ortaya koyduğu somut pratik, kurumun en güvenilmez bakanlık haline gelmesine neden olmuş, yapılan sınavlar ve atamalarda torpil ve kayırmacılık yaşanmış, eğitim yöneticiliklerine büyük ölçüde yandaş sendika üyeleri atanmıştır. MEB’in, mülakat sınavları sonucunda ataması eğitim yöneticilerinin hangi sendikaya üye olduklarının sayısal olarak açıklaması halinde, eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde sendikal ve siyasal kayırmacılığın ne kadar belirleyici olduğu açıkça görülecektir.
Vizyon Belgesi’nde eğitim yöneticiliğine ilişkin olarak ‘liyakat’ vurgusunun yapılması önemli olmakla birlikte, pratik uygulamaya bakmak gerektiği açıktır. Bugüne kadar defalarca liyakat vurgusu yapılmış, ancak eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde büyük ölçüde sendikal ve siyasal torpil mekanizması işletilmiştir.
Öğretmen atamalarında ve eğitim yöneticilerinin görevlendirilmesinde benimsenecek değerlendirme ölçütleri tamamen objektif ve bilimsel kriterlere dayanmalı, mülakat ve siyasi referanslar değil, liyakat ilkesi temel alınmalıdır. Vizyon Belgesi’nde liyakat vurgusunun sadece eğitim yöneticileri ile sınırlı tutulması ve liyakat kriterinin ne olacağına ilişkin herhangi bir ifade olmaması önemli bir eksikliktir.
Eğitim Sen yıllardır, eğitimin bütün kademelerinde yöneticiler belirlenirken, hiç kimse kimlik, mezhep, inanç ya da sendika farklılığı nedeniyle fiilen cezalandırılmaması gerektiğini savunmaktadır. Eğitim yönetiminde yaşanan olumsuzlukları ortadan kaldırmak ve nitelikli bir eğitim süreci yaratmak ancak demokratik bir yönetim anlayışının hayata geçirilmesi ile mümkündür.
Öğretmenlik Meslek Kanunu Nasıl Bir İçeriğe Sahip Olacak?
Vizyon Belgesi’nde yer alan bir başka başlık ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’ çıkarılmasına yöneliktir. MEB’in eğitim emekçilerinin mesleki ve özlük haklarına yönelik olarak bugüne kadar benimsediği yaklaşım dikkate alındığında, çıkarılması düşünülen Meslek Kanunu’nun nasıl bir içerikte hazırlanacağı konusunda çok sayıda soru işareti bulunmaktadır.
Öğretmenlik Meslek Kanunu’ndan beklentiler öğretmenlerin yetiştirilmesi, iş güvencesi, mesleğe alınması, ücretler, emeklilik, sağlık, öğretmenlik mesleğinin temel sorunlarını dikkate alan bir içerikte hazırlanması şeklindedir. Eğitim emekçileriyle, sendikalar ve alandaki meslek örgütleriyle herhangi bir diyalog kurmadan, bu konudaki talepleri dikkate almadan ‘masa başında’ hazırlanacak bir meslek kanununun daha baştan işlevsiz olması kaçınılmazdır.
Vizyon Belgesi’nde yer alan pedagojik formasyon ile ilgili karar yeni sorunları beraberinde getirecektir. 400 bini aşkın öğretmen atama beklerken, pedagojik formasyonu olmayanların öğretmen olarak atandıktan sonra, MEB tarafından ‘mesleki gelişim’ çerçevesinde formasyon eğitimi alacak olması yeni sorunları beraberinde getirecektir.
Sonuç
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından açıklanan Vizyon Belgesi’nin gerek eğitim sisteminin ihtiyacı olan çözüm odaklı politikalar, gerekse eğitim emekçilerinin beklentilerini karşıladığını söylemek elbette mümkün değildir.
Eğitim Sen, geçmişten bugüne savunduğu konularda atılacak her türlü somut adımı olumlu karşılamaktadır. Ancak Milli Eğitim Bakanı tarafından açıklanan ve büyük bölümü vaat olmaktan öteye gitmeyen Vizyon Belgesi’nin eğitimin ve eğitim emekçilerinin temel sorunlarını kalıcı olarak çözmeyi hedefleyen bir yaklaşımla hazırlanmadığı görülmektedir.
Eğitim sisteminin ve eğitim emekçilerinin yaşadıkları sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi, Türkiye’de eğitimi hak ettiği noktaya taşımak ancak köklü değişikliklerle mümkündür. Bu nedenle eğitim sisteminde yapısal değişiklikler gerektiği açıktır. Okul öncesi eğitimden başlayarak eğitim yatırımlarına, ders kitaplarının hazırlanmasından eğitim yöneticilerinin belirlenmesine; sınıf mevcutlarından eğitimin laik ve bilimsel yönünün geliştirilmesine; derslik, okul, öğretmen açıklarından eğitimin genel bütçe içindeki payına kadar, eğitimin hemen her kademesinde köklü bir değişimi hedeflemeyen bir Vizyon Belgesi’nin kelime anlamında olduğu gibi sadece ‘Görüntü’yü kurtarmaktan öte gitmeyeceği açıktır.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Türkiye’de yaşayan farklı kimlik, kültür ve inançlara sahip halkların omuz omuza vererek emperyalist işgale karşı birlikte yürüttükleri mücadele sonucunda Cumhuriyet’in ilan edilmesinin üzerinden 95 yıl geçti. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde halkların emperyalizme karşı yürüttükleri ortak mücadeleyle yaratılan bütün değerler, uzun süredir iktidarın dayatmacı, baskıcı, kutuplaştırıcı ve ayrımcı uygulamalarıyla yok sayılırken, bugüne kadar kazanılan tüm ilerici birikimler ve haklarımız birer birer elimizden alınmaya çalışılmaktadır. Siyasal iktidarın eğitimi ve tüm toplumsal yaşamı kendi siyasal hedeflerine, özellikle dini kurallara göre biçimlendirme yaklaşımı artarak sürerken, özellikle çocuk, genç ve kadın haklarına yönelik saldırılar hiç olmadığı kadar artmıştır. Türkiye’de uzun süredir başta çocuk hakları olmak üzere, en temel insan hakları açık tehdit altındadır. Giderek belirginleşen ekonomik krizin faturası emekçilerin sırtına yıkılmaya çalışılmakta, en temel haklarımız elimizden alınmak istenmekte, çocuklar ve kadınlara yönelik tehditler artmakta, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskılar artarak sürmektedir. Yıllardır ‘Yurtta barış, dünyada barış’ anlayışına adeta meydan okurcasına hareket eden zihniyetin ülkemizi getirdiği yer ortadadır. Giderek ağırlaştırılan ve kalıcı hale getirilmeye çalışılan fiili OHAL koşullarında, iktidar tarafından emek, demokrasi, barış, laiklik, eşitlik ve özgürlük taleplerini ırkçı-şoven politikalarla, polisiye ve adli tedbirlerle bastırma anlayışı sürmektedir. Türkiye’nin ihtiyacı, ülkeyi fiilen OHAL koşullarında yönetmeyi hedefleyen ‘tek adam yönetimi’ değil, Cumhuriyet’e asıl anlamını veren ‘halkın kendi kendini yönetme iradesi’ne hiçbir şekilde ipotek konulmadığı, gerçek anlamda laik ve demokratik bir sistemin oluşturulmasıdır. Türkiye’de yaşayan halkların özlemi ve talebi, kimsenin kimliği, inancı, mezhebi ya da siyasi düşünceleri görüşü nedeniyle baskı ve ayrımcılığa uğramadığı, ayrımsız herkesin eşit haklar temelinde yaşama hakkına saygı gösterildiği bir ülkede, eşit özgür, demokratik bir Cumhuriyet’te, barış içinde bir arada yaşamaktır. Eğitim Sen olarak, halkın göstermelik olarak değil, gerçek anlamda egemen olduğu, insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğünün eksiksiz bir şekilde hayata geçirilmesine, eşit, özgür, laik ve demokratik bir Cumhuriyet’in ancak birlikte mücadeleyle yaratılabileceğine olan inancımızla, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyoruz!

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Eğitim emekçilerinin mücadele tarihinde önemli izler bırakan, ilk öğretmen sendikası olan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) Genel Başkanlığı yapan Fakir Baykurt’un aramızdan ayrılışının üzerinden 19 yıl geçti.
Köy Enstitülü bir öğretmen, edebiyatçı ve demokratik öğretmen hareketinin önemli isimlerinden olan Fakir Baykurt, gerek eserleriyle, gerekse örgütlü mücadeleye olan katkılarıyla eğitim emekçileri mücadelesinin önde gelen isimlerinden birisi oldu.
Emekçi halkın yaşam savaşını kendi gözlemlerine dayanarak, gerçekçi bir bakış açısıyla eserlerinde dile getiren Fakir Baykurt, mücadeleci bir öğretmen olduğu kadar, yazar olarak yazdığı onlarca roman, öykü, şiir ve yazılarıyla halkı aydınlatma görevini de başarıyla yerine getirmiştir.
“Öğretmen yalvarmaz, öğretmen boyun eğmez, öğretmen el açmaz, öğretmen ders verir.” diyerek yaşamı boyunca türlü baskıya ve zulme karşı dimdik duran Fakir Baykurt, ardında bıraktığı mücadele birikimi ve edebi eserleriyle günümüze ve gelecek kuşaklara örnek olmayı sürdürmektedir.
Eğitim Sen olarak ölümünün 19. yıldönümünde Fakir Baykurt’u saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Sendikamız tarafından hazırlanan “2018-2019 Eğitim Öğretim Yılı Başlarken Eğitimin Durumu” raporu, bu sabah MYK üyelerimizin katılımıyla Genel Merkezimizde düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı.
Genel Başkamız Feray Aytekin Aydoğan, burada yaptığı konuşmada, 2018-2019 eğitim öğretim yılının, başta öğrenciler ve öğretmenler olmak üzere tüm eğitim emekçileri ve veliler için çözüm bekleyen sorunların gölgesinde, her zamankinden daha zor koşullarda açıldığını belirtti. Yeni eğitim öğretim yılının aynı zamanda yeni bir bakanla açıldığını ifade eden Aydoğan, “Her ne kadar Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, göreve geldiği günlerdeki açıklamalarıyla toplumun farklı kesimlerinin dikkatini çekmişse de, eğitim alanında yıllardır izlenen politikalarda köklü bir değişikliğe gidilmeyeceği artık açıkça görülüyor.” dedi.
Aydoğan, “Kamuda ve eğitimde siyasi ve idari kararlarla hayata geçirilen hukuksuz ihraçlar, açığa almalar, sendikal faaliyetler nedeniyle yaşanan sürgünler, bilime meydan okuyan yeni müfredat, öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koşturması, öğretmenlerin mülakat sınavı ile sözleşmeli istihdam edilerek güvencesiz çalışmaya mahkûm edilmesi gibi sorunlar, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleşmesini beraberinde getiriyor. Eğitim emekçilerinin haklarını geliştirebilmenin, çocuklarımızın ve öğrencilerimizin nitelikli bir eğitime ulaşabilmesini sağlamanın yolu bugüne kadar izlenen eğitim politikalarından ciddi bir kopuşu gerektirmektedir. Kaygımız, bu karanlık tablonun daha da derinleşeceğidir. Eğitim sisteminin içine itildiği karanlıktan çıkmasının tek yolu, eğitimde ve toplumsal yaşamda demokratik bir siyasi iklimin sağlanması ve eğitimin kamusal, parasız, bilimsel, laik, nitelikli ve anadilinde örgütlenmesinin sağlanmasından geçmektedir. Bizler eğitim ve bilim emekçileri olarak, ne öğrencilerimizin ne velilerimizin ne de eğitim emekçilerinin bu karanlık tabloya mahkum olmadığının bilinmesini istiyoruz. Bu eğitim öğretim yılında da emeğimiz, haklarımız ve öğrencilerimiz için tüm örgütlü gücümüzle sorunlarımızı ve taleplerimizi gür sesle dile getireceğimizin bilinmesini istiyoruz. Bu ağır tablonun yükünü sırtlamayı değil, öğrencilerimiz ve velilerimizle birlikte haklarımız için mücadele edeceğimizi, asla ama asla bu tablonun altında ezilmemek için kararlı olduğumuzu belirtiyoruz. Çünkü bir öğretmenin dünyayı değiştirebileceğini çok iyi biliyoruz!” diye konuştu.
“2018-2019 Eğitim Öğretim Yılı Başlarken Eğitimin Durumu” raporu için tıklayınız.
Raporu sunum olarak görmek için tıklayınız.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
15 Ekim Pazartesi günü KESK Genel Merkezi’ne 1 yıldır oturma eylemi yapanların alınmaması sonrasında, çeşitli sosyal medya hesaplarından iftira, hakaret, karalama ve hedef gösteren paylaşımlar yapıldığını görüyoruz.
Bu kapsamda MYK üyemiz İsmail Sağdıç, fotoğraflarının da yer aldığı paylaşımlarda, olmayan bir “saldırıyı” organize eden kişi olarak yansıtılmış ve hedef gösterilmiştir. Ayrıca gerek MYK üyemiz İsmail Sağdıç gerekse KESK MYK üyeleri hakkında oldukça çirkin, düzeysiz, asla kabul etmeyeceğimiz iftira ve hakaretler paylaşılmaktadır.
Konuyla ilgili Konfederasyonumuz gerekli açıklamayı yapmıştır. Ancak bir noktayı açıkça ifade etmek gerekmektedir. O gün, sadece oturma eylemi yapan kişilerin içeri alınmaması amaçlanmış ve kimseye yönelik herhangi bir saldırı gerçekleştirilmemiş ve polis çağrılmamıştır!
Kaldı ki çeşitli sosyal medya platformlarında oturma eylemini sürdürmek isteyenlerce yapılan paylaşımlarda yer alan “Kapıyı kırmaya çalıştım”, “Isırma diye bağırdılar” gibi ifadeler dahi şiddetin nereden geldiğini göstermektedir. Haliyle eli sopalı kişilerin, “saldırıya uğradık” demesi dahi abesle iştigaldir!
Ortadaki gerçek şudur! KESK Genel Merkezi’nde 1 yıldır sürdürülen oturma eylemi bir dayatmaya dönüşmüştür! Ayrıca bir yıllık zaman diliminde aranan çözüm yolları kasıtlı biçimde kapatılmış ve bundan başka çare bırakılmamıştır!
Sendikamız Eğitim Sen, zor dönemlerden çıkış yolunu birlikte tartışmaktan, bir arada durmaktan ve tavır almaktan geçtiğini her defasında ifade etmiştir. Ancak “biz aileyiz” sözleriyle dayatmacılığın, düzeysiz iftiraların, hakaret ve hedef gösterme pratiklerinin yan yana dahi gelemeyeceği de açık ve nettir!
Eğitim Sen olarak, KESK karar organlarının iradesini hayata geçirmeye çalışan gerek MYK üyemiz İsmail Sağdıç’ın gerekse KESK MYK üyelerimizin yanında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz. Mücadele ilke ve değerlerimizle bağdaşmayan iftira, karalama, hakaret ve hedef gösterme tutumunu kınıyoruz!

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Ağustos 2018 tarihinde yeni kabinenin 100 günlük faaliyet hedefleri kamuoyu ile paylaşıldı. Yapılan açıklamanın bir bölümünde de eğitim  alanında yapılması planlananlar, hedefler ifade edildi. Hedeflenenlerin acil çözüm bekleyen,adım atılması gereken konulardan uzak,soyut ve sonuçlarının gözlemlenmesinin zor olan alanlardan seçildiğini ifade etmek gerekmektedir. Açıklamanın en dikkat çekici  ve aynı zamanda da tam olarak anlaşılamayan bölümü 20 bin sözleşmeli öğretmen alımı ile ilgili olan bölümüydü. Söz edilen şu an evraklarını teslim etmekte olan, ataması yapılmış olan öğretmenler mi? Yoksa, ayrıca 20 bin öğretmen daha mı atanacak? Kısa sürede bu konunun  kavuşması ve atamaların da en kısa sürede kadrolu olarak yapılması gerekmektedir. Yeni öğretmen alımlarında mülakat yönteminin kullanılması eşitsizlikler ve haksızlıklar üretmektedir. O nedenle mülakat ile öğretmen alımına son verilmeli,tüm öğretmenler kadrolu olarak istihdam edilmelidir.
Açıklamanın dikkat çeken diğer bir bölümü ise eğitim yöneticiliğinde profesyonelliğe geçilmesi ile ilgili olanıdır. Okulları  ticari birer işletme olarak gören bu bakış açısı,eğitim yönetiminin de profesyonel işletmelerde olduğu gibi, karlılık ve verimlilik esaslarına göre yürütülmesi gerektiğini düşünmektedir. Oysa eğitim kamusal bir hizmettir ve tüm kamusal hizmetler gibi eşit, ücretsiz ve ulaşılabilir olmalıdır. O yüzden eğitim yöneticiliği adında bir meslek yoktur. Eğitim yöneticiliği öğretmenlerin ikincil görev olarak yürüttükleri bir faaliyettir. Profesyonel yöneticilik,eğitimin ticarileştirilmesinin önemli bir adımı olacağından bizler açısından kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
Eğitimin piyasalaşmasının diğer bir adımı da açıklanan diğer bir hedefte açığa çıkmaktadır: “Her okulun kendi şartları içerisinde geliştirilmesini sağlamak için kriterler belirleniyor,destekler buna göre sağlanıyor.”. “Okul Temelli Gelişim Modeli” adı ile Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi’nde de yer alan bu yaklaşım, okullar arasındaki eşitsizlikleri doğallaştırarak, okulların piyasa koşularına göre yapılandırılmasına olanak sağlayacaktır. MEB’in görevi ve sorumluluğu ise okullar arasındaki farkları ortadan kaldırarak, koşullar ve olanaklar açısından okulların eşitlenmesini sağlamaktır.
30 bin okula polis görevlendirilmesi ise eğitim alanında yaşanan şiddet olaylarının sadece güvenlik bakış açısı ile değerlendirilmesinin bir sonucudur. Böyle bir yaklaşım şiddeti doğuran, besleyen ve büyüten koşulları, sosyo-politik iklimi,kültürel örüntüyü yok saymaktadır. Oysa sorun sadece güvenlik boyutunu çoktan aşmıştır.
Diğer hedeflerinde, meslek liselerinde olduğu gibi, yukarıda sayılanlardan farklı özellikleri yoktur. MEB aslında açıklanan hedeflerle bizlere sorunların çözümü için adım atmayacağı ve yapısal sorunların çözümüne dair  bir yaklaşımın olmadığını ifade etmektedir. Oysa 100 gün içerisinde MEB bunları yapabilir:
Ortaöğretime geçiş sisteminden kaynaklı mağdur olan yüz binlerce öğrencinin mağduriyetini giderebilir. Akademik eğitim veren okulların kontenjanlarını artırabilir; tercihlerde okul türü ve tercih sayısına getirilen sınırlama kaldırılarak, öğrencilere yeniden tercih hakkı verilebilir.
Ortaöğretime geçiş sistemi kaldırılarak,tüm öğrencilerin istediği okul türü ve okulda eğitim almasının koşullarını oluşturacak çalışmalar başlatılabilir.
Öğretmen alımlarında mülakat kaldırılarak, tüm öğretmenler kadrolu atanabilir.                                  
Eş durumundan dolayı atama hakkını kullanamayan sözleşmeli öğretmenlere eş durumu atama hakkı verilebilir.
Atama  bekleyen öğretmen arkadaşlardan gerekli sayıda atama yapılabilir.
Tüm eğitim çalışanlarına 3600 ek gösterge verilebilir.
Proje okul uygulamasına ve okulların nitelikli-niteliksiz olarak ayrılmasına son verilebilir.
Öğretim programlarının bilimsel ölçülere göre yeniden hazırlanmasına dönük çalışmalar başlatılabilir.
Dini dernekler ve vakıflar ile yapılan protokoller iptal edilebilir.
Eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde liyakatı esas alan bir sisteme geçilebilir.
Çocuk işçiliğinin önlenmesine dönük tedbirler alınarak, tüm öğrencilerin örgün eğitim içerisine alınmasına dönük çalışma başlatılabilir.
Özel okullara teşvik uygulamasına son verilerek, eğitime ayrılan bütçe artırılabilir.
Haklarında her hangi bir soruşturma olmayan ihraç eğitim emekçileri işlerine iade edilebilir.
Hizmetin gereği olarak değil de cezalandırma yaklaşımı ile sürgün edilen eğitim emekçileri eski görev yerlerine iade edilebilir.

More Articles ...