19   Şubat
2019

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
AKP’nin 24 Haziran seçim bildirgesine uygun biçimde hazırlanan ve Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyon Belgesi’nin temel hedefleri arasında yer alan ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’ hazırlıklarının başladığı, tartışmaların kimi çevrelerce sürdürüldüğü görülmektedir.
MEB ve konunun doğal tarafı olan kurumlar, sendikalar, bilim çevreleri ve en önemlisi öğretmenler dururken, bakanlığa yakınlığı ile bilinen kimi çevrelerce hazırlanarak yayımlanan ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu Öneri Metni’ bu hazırlıklarda önemli bir yer tutmaktadır.
Anlaşılmaktadır ki MEB, kendi taslak metinlerini paylaşmak yerine, kendisine yakın çevrelerce hazırlanan metinler üzerinden ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’nu tartıştırmayı ve gerek AKP seçim bildirgesine, gerekse de Vizyon Belgesi’ne uygun olarak söz konusu kanunu çıkarmayı hedeflemektedir.
‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’na yönelik olarak öne sürülen metin, ne öğretmenlerin taleplerini içermekte ne de öğretmenlerin ekonomik, sosyal ve özlük haklarını geliştirmeyi hedeflemektedir. Aksine, söz konusu metin değerlendirildiğinde, özlük haklarımızı geriye götüren, iş güvencemizi tartışmaya açan, performansı ve rekabeti esas alarak emeğimizi değersizleştiren bir yaklaşımla hareket edildiği anlaşılmaktadır.
5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü’nde ‘Öğretmen Dünyayı Değiştirir’ diyerek başlattığımız kampanya kapsamında yaptığımız anket çalışmaları ve iş yerlerimizde yürüttüğümüz faaliyetler, öğretmenlerin taleplerini dikkate almadan, onların iradelerine başvurulmadan hazırlanacak bir kanunun öğretmenler nezdinde kabul görmesinin mümkün olmadığını açıkça göstermektedir.
MEB, ısrarla öğretmenlerin iradesini yok saymayı sürdürmektedir. Öğretmenlerin özlük, demokratik, ekonomik ve sosyal haklarını geliştirmek yerine, iş güvencemiz tartışmaya açılmakta ve performans, angarya gibi öğretmenlerin asla kabul etmediği ve asla da etmeyeceği başlıklar gündeme getirilmek istenmektedir.
Bilinmelidir ki iktidara sadık ve itaatkar öğretmen arzusuyla şekillenen, haklarımızı tırpanlayan, sınırlı iş güvencemizi bile ortadan kaldırmayı hedefleyen, özlük haklarımızı geliştirmeyen ve en önemlisi hazırlık süreçlerine öğretmenlerin aktif olarak katılmadığı bir kanunu öğretmenlerin kabul etmesi ve onaylaması mümkün değildir.
Öğretmenlerin iş güvencesini tartışmaya açan; mülakatla öğretmen alımını ve alınan öğretmenlerin de sözleşmeli veya ücretli olarak istihdam edildiği hiçbir model bizler açısından kabul edilebilir değildir. Bütün bunlarla beraber bilinmesi gerekir ki, öğretmenlerin maaş karşılığı okutmak zorunda oldukları ders sayısının artırılması ve buna bağlı olarak ek ders ücretinin kaldırılmasının planlanması tüm öğretmenler tarafından reddedilecektir.
Eğitim Sen’in ve öğretmenlerin ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’ndan beklentisi öğretmenlerin yetiştirilmesi, iş güvencesi, mesleğe alınması, liyakat esas alınarak yapılan atamalar, ücretler, emeklilik, sağlık hakkı gibi öğretmenlik mesleğinin temel sorunlarını dikkate alan, sorunlarımıza kalıcı çözüm üretmeyi hedefleyen, haklarımızı daraltan değil geliştirmeyi amaç edinen bir içerikte hazırlanmasıdır.
Eğitim Sen olarak MEB’e çağrımız, ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun mesleğin asıl özneleri olan öğretmenlerin görüş, öneri ve taleplerinin dikkate alınarak hazırlanmasıdır. MEB’in yönlendirmesiyle hazırlanan ısmarlama rapor ve önerilerin ya da hayatında bir kez öğretmenlik yapmamış bürokratların hazırladığı metinlerin, öğretmenlerin gerçek sorunlarının yakınından dahi geçemeyeceği unutulmamalıdır. Bu nedenle eğitim emekçileriyle, sendikalar ve alandaki meslek örgütleriyle göstermelik olmayan, sahici diyalog kanalları açılarak, bu konudaki talepler dikkate alınmalı, meslek kanunu ‘masa başında’ değil öğretmenlerin gerçek talepleri dikkate alınarak hazırlanmalıdır. Aksi halde, öğretmenlerin özlük, demokratik, ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm üreteceği söylenen bir kanunla yeni sorunlara kapı aralanacağı unutulmamalıdır.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

2019 Merkezi Yönetim Bütçesi, 10 Aralık 2018 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanmıştır. Yeni sistemin ilk bütçesi olarak 2019 bütçesi görüşmelerinde MEB ve Yükseköğretim bütçelerinden oluşan eğitim bütçesi 15 Aralık Cumartesi günü Genel Kurul’da görüşülecektir. 2019 merkezi yönetim bütçesi rakamlarına bakıldığında, ekonomik kriz nedeniyle kamu harcamaları ve kamu yatırımları üzerinden ciddi anlamda tasarruf yapılacağı, dolayısıyla ekonomik krizin faturasının yine halkın, emekçilerin sırtına yıkılmak istendiği anlaşılmaktadır.
2019 yılında MEB ve yükseköğretim kurumlarına ayrılan bütçe rakamlarına bakıldığında, eğitimin ve yükseköğretimin en temel ihtiyaçlarının görmezden gelindiği, bütçenin sadece zorunlu harcamalar dikkate alınarak hazırlandığı, hatta zorunlu harcamalarda bile kısıntıya gidildiği dikkat çekmektedir.
2018 yılında 92 milyar 529 milyon TL olan MEB bütçesi 2019 yılı için 113 milyar 813 milyon TL olarak belirlenmiştir. MEB bütçesinde rakamsal olarak artış olduğu görülse de, MEB bütçesinin merkezi yönetim bütçesine oranı 2018 yılında yüzde 12,13 iken, 2019’da bu rakamın yüzde 11,84’e gerilemiştir. Benzer bir azalma MEB bütçesinin milli gelire oranında yaşanmış, 2018’de MEB bütçesi/milli gelir oranı yüzde 2,69 iken, 2019’da bu oran yüzde 2,56’ya gerilemiştir. Benzer bir durum Yükseköğretim kurumları açısından da geçerlidir.

MEB Bütçesinin Milli Gelire Oranı
1

Yükseköğretim Bütçesinin Milli Gelire Oranı
2

Geçtiğimiz 16 yıl içinde MEB bütçesinin milli gelire oranı çok az artmış olmasına rağmen, belirlenen rakamlar ihtiyacın çok altında kalmış ve eğitim harcamalarının esas yükü, eğitimi adım adım ticarileştirme ve kamu kaynaklarının özel okullara aktarılmasının da etkisiyle büyük ölçüde halkın sırtına yıkılmıştır.
TBMM’ye sunulan 2019 Bütçe Kanun Tasarısında MEB’e ve yükseköğretime ayrılan bütçe rakamlarına bakıldığında, bir önceki yıla kıyasla oransal olarak artış değil, azalma olduğu dikkat çekmektedir. Her fırsatta eğitime en çok payı kendilerinin ayırdığını iddia eden AKP hükümetleri döneminde eğitim bütçesinin milli gelire oranı OECD ortalaması olan yüzde 6’nın çok altındadır. Özellikle yükseköğretime bütçeden ayrılan payın gerek milli gelire (GSYH) gerekse merkezi yönetim bütçesine oranının 2016 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde azaltılması dikkat çekicidir. Özellikle üniversite bütçelerindeki yıldan yıla yaşanan artışın tamamen personel giderleri gibi zorunlu harcamaları karşılamaya yönelik olması dikkat çekicidir.

EĞİTİM BÜTÇESİNİN BÜYÜK BÖLÜMÜ YİNE ZORUNLU HARCAMALARA GİDECEKTİR

Eğitime ayrılan bütçesinin rakamsal büyüklüğünün temel nedeni, iktidarın eğitime verdiği önemden değil, büyük ölçüde personel harcamalarından kaynaklanmaktadır. Bu durumun somut bir yansıması olarak eğitim ve bilim emekçilerinin esnek, kuralsız ve güvencesiz çalıştırılması sağlanmakta, okullarda sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik uygulamasını sürdürülürken, üniversitelerde 50/d gibi güvencesiz istihdam uygulamaları yaygınlaştırılmaktadır.

MEB’in Öğretmen Strateji Belgesi ile öğretmenlere yönelik performans dayatması ve angarya çalıştırma uygulamaları ile işgücü maliyetlerini aşağıya çekmeye çalışmasına rağmen, bakanlık bütçesinin yüzde 83’ü personel için yapılan sabit ödemelere gitmektedir.

2019 MEB Bütçe Kalemlerinin Dağılımı
33

2019 Yükseköğretim Bütçe Kalemlerinin Dağılımı
4

MEB bütçesinin büyük bölümü personel giderleri (%72) ve sosyal güvenlik devlet primi giderlerine (%11) gitmektedir. Başka bir ifadeyle, eğitime bütçeden en çok payı ayırdıklarını iddia edenler, bu payın yüzde 83’ünü zorunlu olarak personel harcamalarına ayrıldığını özellikle gizlemeye çalışmaktadır. 2019 MEB bütçesi içinde mal ve hizmet alım giderlerinin payı % 9, cari transferler % 3, diğer giderler ise % 5’dir. Yükseköğretim kurumları bütçesinin yüzde 69’u zorunlu giderler arasında yer alan personel harcamalarına (personel giderleri + sosyal güvenlik kurumu devlet primi giderleri) ayrılmıştır.

EĞİTİM VE YÜKSEKÖĞRETİM YATIRIMLARI TARTIŞMASIZ BİR ŞEKİLDE AZALMAKTADIR

2002-2019 yılları itibarıyla eğitim bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan payın gelişim seyri, her fırsatta “Bütçeden en çok payı eğitime ayırdık” diyenlerin halkı nasıl kandırdıklarının, eğitime ayrılan bütçenin ne kadarının yatırıma ayrıldığını gizlemeye çalışarak gerçekleri nasıl çarpıttıklarını açıkça göstermektedir. MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay 2002 yılında yüzde 17,18 iken, eğitim hizmetlerinin sunumu açısından çok önemli olan bu rakam 2009’da yüzde 4,57’ye kadar gerilemiştir.
4+4+4 sonrasında zorunlu olarak kısmen de olsa artışa geçen eğitim yatırımlarına ayrılan bütçe oranı, 2014 sonrasında yeniden azalmaya başlamıştır. 2018 yılı itibariyle Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay sadece ve sadece yüzde 8,36 iken, 2019 yılında 2018’e göre neredeyse yarı yarıya azalarak yüzde 4,88’e gerilemiştir. MEB bütçesi içinde aslan payını, ödenek miktarı 2018’e göre yüzde 30’un üzerinde artırılarak 8 milyar 679 milyon TL’ye çıkarılan Din Öğretimi Genel Müdürlüğü almıştır…

5

Tıpkı MEB bütçesinde olduğu gibi, 2019 yükseköğretim bütçesi ile idari ve akademik personel açıkları başta olmak üzere, yükseköğretim emekçilerinin sorunlarının çözülmek istenmediği anlaşılmaktadır. 2019 Yükseköğretim bütçesinde Mal ve Hizmet Alım Giderleri üçte bir oranında (yüzde 33) azaltılırken, yükseköğretim alanındaki yatırım harcamalarını ifade eden Sermaye Giderlerinin yüzde 30 azaltılması dikkat çekicidir.

2019 MEB ve Yükseköğretim bütçelerinin bizlere gösterdiği en temel gerçek, eğitimde yaşanan yoğun ticarileşme sürecinin, 2019 yılında derinleşmesi beklenen ekonomik krizin de etkisiyle, artarak devam edeceği, velilerin 2019 yılında cebinden yapacağı eğitim harcamalarının belirgin bir şekilde artacağıdır.
Genel bütçeden yeterince kaynak ayrılmayan okullarımız ve üniversitelerimiz, 15 Temmuz sonrasında yaşanan kitlesel tasfiye ve siyasal baskıların da etkisiyle, eğitim biliminden, bilimsel faaliyetlerden hızla uzaklaşmış, başta kadro politikası olmak üzere, hemen her konuda iktidarın ve piyasanın ihtiyaçlarına göre hareket edilmeye başlanmıştır.
İhraç ya da işten atma politikalarıyla bütün eğitim kurumlarını çölleştiren uygulamaların arttığı bir dönemde okulların ve üniversitelerin bütün itiraz ve karşı çıkışlara rağmen iktidarın arka bahçesi, hatta resmen ‘devlet dairesi’ haline getirilmek istenmektedir.
Eğitim Sen, eğitim sisteminin bütün kademelerinde uzun süredir büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğunu sık sık vurgulamaktadır. Şüphesiz bu durumun temel nedeni ‘tek adam’ yönetiminin siyasal hedefleri ve bu hedeflere ulaşmak için benimsediği tercihleridir. Ancak söz konusu tercihlerin ülkemizi ve eğitim kurumlarımızı büyük bir belirsizliğe ve yıkıma sürüklediği açıktır.
Eğitimden beklenen amaçların gerçekleşmesi, öğretmen, akademik ve idari personel açıklarının kadrolu istihdam ile kapatılması, eğitimin niteliğinin yükseltilmesi, okul-derslik açıkları sorununun çözülmesi, okulların ve üniversitelerin fiziki alt yapı ve donanım eksikliklerinin giderilmesi ve diğer sorunlar için mevcut piyasacı bütçe anlayışının acilen değişmesi gerekmektedir.
Yapılması gereken, kamusal kaynakların yine kamusal bir hak olan eğitim için, özel çıkarlar değil, toplumsal çıkarlar gözetilerek değerlendirilmesidir. Ekonomik kriz gerekçesiyle eğitimden tasarruf yapılması ve eğitim ve yükseköğretim bütçesinde kısıntıya gidilmesi kabul edilemez.

Eğitim Sen olarak taleplerimiz;

* MEB bütçesinin milli gelire oranı en az iki kat arttırılmalı, başlangıç olarak OECD ortalamasına (%6) çıkarılmalıdır…
* Kamu kaynaklarının özel okullara/özel üniversitelere aktarılması uygulamasına derhal son verilmeli, eğitime yeterli bütçe, okullara ve yükseköğretim kurumlarına ihtiyacı kadar ödenek
ayrılmalıdır.
* Eğitim bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay mutlak anlamda arttırılmalı, eğitimi ticarileştirmeyi hedefleyen özel sektör, dini vakıf ve cemaatlerle yapılan ya da yapılacak olan
her türlü ortak proje ve protokoller iptal edilmelidir.
* Vergi dilimi soygununa son verilmeli, ek dersler başta olmak üzere, tüm ek ödemeler temel ücrete dâhil edilmeli emekliliğe yansıtılmalıdır…
* Ek ders saat ücreti hesaplanırken bir öğretmenin aylık maaş tutarı esas alınmalıdır.
(3600/60 = 60 TL)
* Sözleşmeli/ücretli öğretmenlik gibi her türlü güvencesiz istihdam uygulamalarına esnek, kuralsız ve angarya çalışmaya son verilmeli, sözleşmeli öğretmenlerin tamamı kadroya
geçirilmelidir.
* 2018 yılında aile ve çocuk yardımı başta olmak üzere, sosyal yardımlar sembolik olarak belirlenmekten çıkarılmalı, ihtiyaç kadar artış yapılmalıdır…
* Eğitime hazırlık ödeneği sadece öğretmenlere değil, tüm eğitim ve bilim emekçilerine yılda iki kez en az bir maaş tutarında ödenmelidir…
* 24 Haziran seçimleri öncesinde verilen sözler tutulmalı, tüm eğitim ve bilim emekçilerinin ek göstergeleri 3600’e çıkarılmalıdır.
* Eğitim emekçilerinin 3600 ek gösterge talepleri doğrultusunda düzenleme yapılmalıdır…
* Öğretmen, akademik personel, memur ve yardımcı hizmetli açıkları kapatılmalıdır.
* Tüm eğitim ve bilim emekçilerine insan onuruna yakışır bir ücret ve sağlıklı çalışma koşulları sağlanmalıdır…

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Türkiye’de yaşayan farklı kimlik, kültür ve inançlara sahip halkların omuz omuza vererek emperyalist işgale karşı birlikte yürüttükleri mücadele sonucunda Cumhuriyet’in ilan edilmesinin üzerinden 95 yıl geçti. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde halkların emperyalizme karşı yürüttükleri ortak mücadeleyle yaratılan bütün değerler, uzun süredir iktidarın dayatmacı, baskıcı, kutuplaştırıcı ve ayrımcı uygulamalarıyla yok sayılırken, bugüne kadar kazanılan tüm ilerici birikimler ve haklarımız birer birer elimizden alınmaya çalışılmaktadır. Siyasal iktidarın eğitimi ve tüm toplumsal yaşamı kendi siyasal hedeflerine, özellikle dini kurallara göre biçimlendirme yaklaşımı artarak sürerken, özellikle çocuk, genç ve kadın haklarına yönelik saldırılar hiç olmadığı kadar artmıştır. Türkiye’de uzun süredir başta çocuk hakları olmak üzere, en temel insan hakları açık tehdit altındadır. Giderek belirginleşen ekonomik krizin faturası emekçilerin sırtına yıkılmaya çalışılmakta, en temel haklarımız elimizden alınmak istenmekte, çocuklar ve kadınlara yönelik tehditler artmakta, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskılar artarak sürmektedir. Yıllardır ‘Yurtta barış, dünyada barış’ anlayışına adeta meydan okurcasına hareket eden zihniyetin ülkemizi getirdiği yer ortadadır. Giderek ağırlaştırılan ve kalıcı hale getirilmeye çalışılan fiili OHAL koşullarında, iktidar tarafından emek, demokrasi, barış, laiklik, eşitlik ve özgürlük taleplerini ırkçı-şoven politikalarla, polisiye ve adli tedbirlerle bastırma anlayışı sürmektedir. Türkiye’nin ihtiyacı, ülkeyi fiilen OHAL koşullarında yönetmeyi hedefleyen ‘tek adam yönetimi’ değil, Cumhuriyet’e asıl anlamını veren ‘halkın kendi kendini yönetme iradesi’ne hiçbir şekilde ipotek konulmadığı, gerçek anlamda laik ve demokratik bir sistemin oluşturulmasıdır. Türkiye’de yaşayan halkların özlemi ve talebi, kimsenin kimliği, inancı, mezhebi ya da siyasi düşünceleri görüşü nedeniyle baskı ve ayrımcılığa uğramadığı, ayrımsız herkesin eşit haklar temelinde yaşama hakkına saygı gösterildiği bir ülkede, eşit özgür, demokratik bir Cumhuriyet’te, barış içinde bir arada yaşamaktır. Eğitim Sen olarak, halkın göstermelik olarak değil, gerçek anlamda egemen olduğu, insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğünün eksiksiz bir şekilde hayata geçirilmesine, eşit, özgür, laik ve demokratik bir Cumhuriyet’in ancak birlikte mücadeleyle yaratılabileceğine olan inancımızla, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutluyoruz!

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Eğitim emekçilerinin mücadele tarihinde önemli izler bırakan, ilk öğretmen sendikası olan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) Genel Başkanlığı yapan Fakir Baykurt’un aramızdan ayrılışının üzerinden 19 yıl geçti.
Köy Enstitülü bir öğretmen, edebiyatçı ve demokratik öğretmen hareketinin önemli isimlerinden olan Fakir Baykurt, gerek eserleriyle, gerekse örgütlü mücadeleye olan katkılarıyla eğitim emekçileri mücadelesinin önde gelen isimlerinden birisi oldu.
Emekçi halkın yaşam savaşını kendi gözlemlerine dayanarak, gerçekçi bir bakış açısıyla eserlerinde dile getiren Fakir Baykurt, mücadeleci bir öğretmen olduğu kadar, yazar olarak yazdığı onlarca roman, öykü, şiir ve yazılarıyla halkı aydınlatma görevini de başarıyla yerine getirmiştir.
“Öğretmen yalvarmaz, öğretmen boyun eğmez, öğretmen el açmaz, öğretmen ders verir.” diyerek yaşamı boyunca türlü baskıya ve zulme karşı dimdik duran Fakir Baykurt, ardında bıraktığı mücadele birikimi ve edebi eserleriyle günümüze ve gelecek kuşaklara örnek olmayı sürdürmektedir.
Eğitim Sen olarak ölümünün 19. yıldönümünde Fakir Baykurt’u saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Milli Eğitim Bakanlığı 2023 Eğitim Vizyon Belgesi’ni açıklamıştır. 16 yıllık AKP iktidarı sürecinde üzerinde en çok konuşulan, en fazla hedef belirlenen, ancak belirlenen hedeflerin büyük bölümünün gerçekleşmediği alanların başında eğitim alanı gelmektedir.
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından açıklanan Vizyon Belgesi’nde yer alan, zorunlu ders saat ve çeşitlerinin azaltılması, 5 yaş erken çocukluk eğitiminin zorunlu olması, yaz dönemi oyun temelli eğitim vb gibi hiç kimsenin itiraz etmeyeceği olumlu ifadelerin yer almaktadır. Ancak 2023 Vizyon Belgesi’nin satır aralarında yer alan ‘piyasa merkezli’ ve eğitimde yaşanan dinselleştirmeyi sürdürmeyi hedefleyen yaklaşım dikkate alındığında, eğitim politikalarına yönelik olarak yeni bir şeyin söylenmediği, geçmişte sürekli tekrarlanan hedeflerin geliştirilerek tekrarlandığı anlaşılmaktadır.
Vizyon Belgesi’ne yer alan ve en çok dikkat çeken başlıklardan birisi olan ‘5 yaş erken çocukluk eğitiminin zorunlu olması’ hedefi yeni bir hedef değildir. 2010 yılından bu yana bu hedef sürekli tekrarlanmış, ancak bugüne kadar gerekli adımlar atılmamıştır. Vizyon Belgesi’nde 5 yaş erken çocukluk eğitimin hangi tarihten itibaren zorunlu olacağının belirtilmemiş olması dikkat çekicidir. Nitekim Cumhurbaşkanı konuşmasında ‘gerekli altyapı çalışmaları tamamlandıktan sonra zorunlu olacak’ şeklinde bir ifade kullanmıştır. Yıllardır bütçeden en büyük payı eğitime ayırdıklarını iddia edenlerin, MEB’in 2019 bütçesinde eğitim yatırımlarına ayrılan payın 2018’de %8,36 iken, 2019 yılı için %4,88’e çekildiği bir ortamda ‘gerekli altyapı çalışmalarının’ tamamlanması mümkün görünmemektedir.
Eğitimde piyasa merkezli anlayış sürdürülecek
Vizyon Belgesi’nde yer alan ‘Okul Temelli Gelişim Modeli’ne daha önce ‘Öğretmen Strateji Belgesi’nde de yer verilmiştir. MEB’in uzun süredir uygulamaya çalıştığı bu anlayışın temelinde, eğitim sisteminin çocukların gelişim süreçleri ve toplumsal yaşamın ihtiyaçlarından çok okullarımızın piyasacı bir anlayışla yönetilmesi yer almaktadır.
Eğitimde uzun süredir yaşanan piyasalaştırma ve ticarileştirme vurgusu ‘Vizyon Belgesi’nde net bir şekilde bir kez daha ifade edilmiştir. MEB’in özel öğretim kurumlarında bürokrasinin azaltılması, haksız rekabetin ortadan kaldırılması ve özel öğretim kurumları ile işbirliğinin güçleneceği mesajı, özel okullarının her açıdan kamu kaynaklarıyla desteklenmesi politikalarının sürdürüleceği anlamına gelmektedir.
Okulların finansman ihtiyacını kendi kaynaklarından (bağışlar, aidatlar vb) sağladığı ve kendi bütçesini oluşturduğu piyasacı bir modeli benimsenmektedir. Özel sektör ve sivil toplum iş birlikleriyle eğitim kurumlarının finansmanına destek sağlanması hedeflenirken, bu desteğin biçimi hakkında herhangi bir bilgi verilmemesi dikkat çekicidir.
Vizyon Belgesi’nde ‘Öğrencilere okurken çalışma fırsatı verilecek’ ifadesinin anlamı, öğrencilerimizin eğitimlerini sürdürürken aynı zamanda ‘ucuz iş gücü’ olarak kullanılmasıyla ilgili politika uygulamalarının önümüzdeki süreçte de sürdürüleceği anlaşılmaktadır.
Eğitimin temel bir insan hakkı olarak herkes için parasız ve kamusal bir anlayışla hayata geçirilmesi gerekirken çeşitli adlar ve modeller eşliğinde piyasa ilişkileri içine çekilmesini onaylamamış mümkün değildir.
Sınav merkezli eğitim sürüyor
Vizyon Belgesi’nde her ne kadar ‘sınavla öğrenci olan okul sayısının azaltılması’ hedef olarak belirtilmiş olsa da, sınav merkezli eğitim sistemini değiştirmek yönünde hiçbir somut önerinin yapılmaması dikkat çekicidir.
Bugüne kadar sınav sistemlerinde sürekli değişiklik yapılmasına rağmen sorunun özüne inilmemiş, sınav merkezli eğitim modeli hiç tartışılmamıştır. Kuşkusuz hiçbir sınav tarafsız değildir. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde yapılan sınavlar, başarı ya da yeteneği ölçmekten çok öğrencileri yarıştırmaya ve elemeyi hedeflemektedir. Eğitim sistemimiz çocuklarımızı ve gençlerimizi eğitmemekte, sadece yapılacak olan sınavlara hazırlamaktadır.
Okullar arasındaki nitelik farklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen somut adımlar atılmadığı sürece, Vizyon Belgesi’nde yer alan ‘sınavla öğrenci alan okul sayısının azaltılması’ hedefini gerçekleştirmek bile mümkün görünmemektedir.
İmam hatip okullarına özel uygulamalar
Vizyon Belgesi’nde yıllardır iktidar tarafından özel olarak ilgilenilen imam hatip okulları ile ilgili açılan başlık ve atılacak adımlar (Program çeşitliliği, ders çeşidinin azaltılması, Arapça ve İngilizce yaz okulları, imam hatip okulları ile üniversiteler arasında işbirliği) farklı okul türleri ve öğrenciler arasında yaratılan eşitsizliğin devam edeceğini açıkça göstermektedir.
Bugüne kadar benimsenen okullaşma politikalarında, özellikle kademeler arası geçiş sürecinde çok sayıda öğrenci ve velinin itirazlarına rağmen, öğrencilerin imam hatip okullarına yönlendirilmesi yönündeki yaklaşım ve uygulamaların artarak sürecektir. Vizyon Belgesi, iktidarın arka bahçesi olarak gördüğü imam hatip okullarına yönelik özel vurgular üzerinden bugüne kadar benimsenen ayrımcı politikaların sürdürüleceğini göstermektedir.
Eğitimde güvencesiz istihdam politikalarına devam
Vizyon Belgesi’nde de yer alan ücretli öğretmenlerin ücretlerinin artırılması, sözleşmeli öğretmenlerin görev sürelerinin kısaltılması ifadeleri olumlu adımlar olarak sunulmaktadır. Belge’de sözleşmeli öğretmenlerin görev süresinin kısaltılması ile ilgili çalışma yapılacağı belirtilirken, Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında sözleşmeli öğretmenlerin görev sürelerini 4+2 yıldan 3+1 yıla indirileceğini açıklamıştır. Oysa yapılması gereken, eğitimde, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik başta olmak üzere, her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmesi, bütün öğretmenlerin ve yardımcı hizmetlilerin kadrolu olarak atanmasıdır.
İş güvencesi kaygısıyla görev yapmak zorunda kalan bir eğitim emekçisinin öğrencilerine ve eğitim sistemine ne kadar faydasının olacağı tartışmalıdır. Ayrıca öğretmen atamalarında en fazla şikâyet konusu olan, haksız ve ayrımcı uygulamaları beraberinde getiren ‘mülakat’ ve ‘güvenlik soruşturması’ uygulamalarına son verilmesine hiç değinilmemiş olması, MEB’in güvencesiz istihdam politikaları konusunda hiçbir değişiklik olmadığını göstermektedir.
Vizyon Belgesi’nde öğretmen alım sisteminde yaşanan sorunlara yönelik hiçbir somut ifade yer almamıştır. MEB’in resmi öğretmen açığını 117 bin olarak açıkladığı bir ortamda, ataması yapılmayan 400 bini aşkın öğretmenin atanma sorununun hiç gündeme getirilmemesi önemli bir eksiklik olarak dikkat çekmektedir.
Eğitim yöneticiliğinde ‘liyakat’ vurgusu ne kadar gerçekçi?
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetici atamalarında son 16 yılda ortaya koyduğu somut pratik, kurumun en güvenilmez bakanlık haline gelmesine neden olmuş, yapılan sınavlar ve atamalarda torpil ve kayırmacılık yaşanmış, eğitim yöneticiliklerine büyük ölçüde yandaş sendika üyeleri atanmıştır. MEB’in, mülakat sınavları sonucunda ataması eğitim yöneticilerinin hangi sendikaya üye olduklarının sayısal olarak açıklaması halinde, eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde sendikal ve siyasal kayırmacılığın ne kadar belirleyici olduğu açıkça görülecektir.
Vizyon Belgesi’nde eğitim yöneticiliğine ilişkin olarak ‘liyakat’ vurgusunun yapılması önemli olmakla birlikte, pratik uygulamaya bakmak gerektiği açıktır. Bugüne kadar defalarca liyakat vurgusu yapılmış, ancak eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde büyük ölçüde sendikal ve siyasal torpil mekanizması işletilmiştir.
Öğretmen atamalarında ve eğitim yöneticilerinin görevlendirilmesinde benimsenecek değerlendirme ölçütleri tamamen objektif ve bilimsel kriterlere dayanmalı, mülakat ve siyasi referanslar değil, liyakat ilkesi temel alınmalıdır. Vizyon Belgesi’nde liyakat vurgusunun sadece eğitim yöneticileri ile sınırlı tutulması ve liyakat kriterinin ne olacağına ilişkin herhangi bir ifade olmaması önemli bir eksikliktir.
Eğitim Sen yıllardır, eğitimin bütün kademelerinde yöneticiler belirlenirken, hiç kimse kimlik, mezhep, inanç ya da sendika farklılığı nedeniyle fiilen cezalandırılmaması gerektiğini savunmaktadır. Eğitim yönetiminde yaşanan olumsuzlukları ortadan kaldırmak ve nitelikli bir eğitim süreci yaratmak ancak demokratik bir yönetim anlayışının hayata geçirilmesi ile mümkündür.
Öğretmenlik Meslek Kanunu Nasıl Bir İçeriğe Sahip Olacak?
Vizyon Belgesi’nde yer alan bir başka başlık ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’ çıkarılmasına yöneliktir. MEB’in eğitim emekçilerinin mesleki ve özlük haklarına yönelik olarak bugüne kadar benimsediği yaklaşım dikkate alındığında, çıkarılması düşünülen Meslek Kanunu’nun nasıl bir içerikte hazırlanacağı konusunda çok sayıda soru işareti bulunmaktadır.
Öğretmenlik Meslek Kanunu’ndan beklentiler öğretmenlerin yetiştirilmesi, iş güvencesi, mesleğe alınması, ücretler, emeklilik, sağlık, öğretmenlik mesleğinin temel sorunlarını dikkate alan bir içerikte hazırlanması şeklindedir. Eğitim emekçileriyle, sendikalar ve alandaki meslek örgütleriyle herhangi bir diyalog kurmadan, bu konudaki talepleri dikkate almadan ‘masa başında’ hazırlanacak bir meslek kanununun daha baştan işlevsiz olması kaçınılmazdır.
Vizyon Belgesi’nde yer alan pedagojik formasyon ile ilgili karar yeni sorunları beraberinde getirecektir. 400 bini aşkın öğretmen atama beklerken, pedagojik formasyonu olmayanların öğretmen olarak atandıktan sonra, MEB tarafından ‘mesleki gelişim’ çerçevesinde formasyon eğitimi alacak olması yeni sorunları beraberinde getirecektir.
Sonuç
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından açıklanan Vizyon Belgesi’nin gerek eğitim sisteminin ihtiyacı olan çözüm odaklı politikalar, gerekse eğitim emekçilerinin beklentilerini karşıladığını söylemek elbette mümkün değildir.
Eğitim Sen, geçmişten bugüne savunduğu konularda atılacak her türlü somut adımı olumlu karşılamaktadır. Ancak Milli Eğitim Bakanı tarafından açıklanan ve büyük bölümü vaat olmaktan öteye gitmeyen Vizyon Belgesi’nin eğitimin ve eğitim emekçilerinin temel sorunlarını kalıcı olarak çözmeyi hedefleyen bir yaklaşımla hazırlanmadığı görülmektedir.
Eğitim sisteminin ve eğitim emekçilerinin yaşadıkları sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi, Türkiye’de eğitimi hak ettiği noktaya taşımak ancak köklü değişikliklerle mümkündür. Bu nedenle eğitim sisteminde yapısal değişiklikler gerektiği açıktır. Okul öncesi eğitimden başlayarak eğitim yatırımlarına, ders kitaplarının hazırlanmasından eğitim yöneticilerinin belirlenmesine; sınıf mevcutlarından eğitimin laik ve bilimsel yönünün geliştirilmesine; derslik, okul, öğretmen açıklarından eğitimin genel bütçe içindeki payına kadar, eğitimin hemen her kademesinde köklü bir değişimi hedeflemeyen bir Vizyon Belgesi’nin kelime anlamında olduğu gibi sadece ‘Görüntü’yü kurtarmaktan öte gitmeyeceği açıktır.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
15 Ekim Pazartesi günü KESK Genel Merkezi’ne 1 yıldır oturma eylemi yapanların alınmaması sonrasında, çeşitli sosyal medya hesaplarından iftira, hakaret, karalama ve hedef gösteren paylaşımlar yapıldığını görüyoruz.
Bu kapsamda MYK üyemiz İsmail Sağdıç, fotoğraflarının da yer aldığı paylaşımlarda, olmayan bir “saldırıyı” organize eden kişi olarak yansıtılmış ve hedef gösterilmiştir. Ayrıca gerek MYK üyemiz İsmail Sağdıç gerekse KESK MYK üyeleri hakkında oldukça çirkin, düzeysiz, asla kabul etmeyeceğimiz iftira ve hakaretler paylaşılmaktadır.
Konuyla ilgili Konfederasyonumuz gerekli açıklamayı yapmıştır. Ancak bir noktayı açıkça ifade etmek gerekmektedir. O gün, sadece oturma eylemi yapan kişilerin içeri alınmaması amaçlanmış ve kimseye yönelik herhangi bir saldırı gerçekleştirilmemiş ve polis çağrılmamıştır!
Kaldı ki çeşitli sosyal medya platformlarında oturma eylemini sürdürmek isteyenlerce yapılan paylaşımlarda yer alan “Kapıyı kırmaya çalıştım”, “Isırma diye bağırdılar” gibi ifadeler dahi şiddetin nereden geldiğini göstermektedir. Haliyle eli sopalı kişilerin, “saldırıya uğradık” demesi dahi abesle iştigaldir!
Ortadaki gerçek şudur! KESK Genel Merkezi’nde 1 yıldır sürdürülen oturma eylemi bir dayatmaya dönüşmüştür! Ayrıca bir yıllık zaman diliminde aranan çözüm yolları kasıtlı biçimde kapatılmış ve bundan başka çare bırakılmamıştır!
Sendikamız Eğitim Sen, zor dönemlerden çıkış yolunu birlikte tartışmaktan, bir arada durmaktan ve tavır almaktan geçtiğini her defasında ifade etmiştir. Ancak “biz aileyiz” sözleriyle dayatmacılığın, düzeysiz iftiraların, hakaret ve hedef gösterme pratiklerinin yan yana dahi gelemeyeceği de açık ve nettir!
Eğitim Sen olarak, KESK karar organlarının iradesini hayata geçirmeye çalışan gerek MYK üyemiz İsmail Sağdıç’ın gerekse KESK MYK üyelerimizin yanında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz. Mücadele ilke ve değerlerimizle bağdaşmayan iftira, karalama, hakaret ve hedef gösterme tutumunu kınıyoruz!

More Articles ...