13   Aralık
2018

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
TEOG yerine getirilen Ortaöğretime Geçiş Sistemi Yönetmelik ve Yönergesi’ne karşı Danıştay’da itiraz davası açtık. Öv-Der ve Veli-Der’in de katılımıyla bugün Danıştay önünde ortak basın açıklaması yaparak dava dilekçesini Danıştay’a verdik. Genel Başkanımız Feray Aytekin Aydoğan burada yaptığı açıklamada, her çocuğun mücadele etmeye değer olduğunu belirterek, bu yasaya karşı, kamusal, bilimsel eğitimden yana olan tüm velilere ve yurttaşlara çağrı yaptı.
Genel Başkanımız Feray Aytekin Aydoğan’ın yaptığı açıklama şöyle:
1 Milyon 200 bin Öğrencinin İradesine Kısıtlayan Çember Sistemini Yargıya Taşıyoruz!
Siyasi İktidarın Değil, Çocuklarımızın ve Öğrencilerimizin Haklarının Korunmasını İstiyoruz!
Yargıyı Adil ve Hakkaniyetli Olmaya Çağırıyoruz!
Her Çocuk İçin Mücadele Etmeye Değer!
Her güne yeni sorunlarla uyanmak, acaba yarın ne olacak demek, çocuklarımızın ve öğrencilerimizin geleceğinden artık kaygı duymak istemiyoruz. Ancak hükümet ve MEB, bizlere bu cümleleri söyleten politikalarda ısrar ediyor, dayatmacı tavrından vazgeçmiyor!
TEOG’un kaldırılarak yerine getirilen çember sistemiyle, sayıları 1 milyonu aşan öğrencilerimizin geleceği karartılmak isteniyor, istemedikleri okullara gitmeleri sağlanıyor. Öğrencilerimize, çocuklarımıza 9 liseden 5’ini tercih etmek zorundasınız deniyor. 5 tercih dayatmasıyla öğrencilerimiz, gitmek istemese de farklı okul türlerini tercih etmeye zorlanıyor.
MEB’in merkezi sınav sonuçlarında %10’luk başarı dilimine giren öğrencilere dayattığı gibi adrese dayalı yerleştirmede de öğrencilerimiz, çocuklarımız fiilen mesleki ve imam hatip liselerine yönlendiriliyor. Neden adrese dayalı yerleştirmede tek çember değil de üç çember oluşturdunuz sorusunun yanıtı, bu dayatmada karşımıza çıkıyor. Öğrencilerin 2. ve 3. tercihleri fiilen ağırlığını yitiriyor.
Kısacası AKP ve MEB, imam hatip liselerinden ve meslek liselerinden yetişmiş bir gençlik yaratmak istiyor. Çünkü istiyorlar ki, yoksulların çocuğu okumakla uğraşmasın, meslek edinsin, işçi olsun. Çünkü istiyorlar ki, her türlü sömürüye, tacize, tecavüze, zorbalığa, iş cinayetine “kader” diyen nesiller yetişsin.
Çocuğunu bu sistemden kurtarmak isteyenlere ise özel liseleri adres gösteriyorlar! Kamusal ve parasız eğitim hakkının üzerine ticarileştirme, dinselleştirme politikalarıyla beton dökmek istiyorlar. Üstelik tüm bunları, çocuklarımızın ve öğrencilerimizin bir tercih şansına dahi sahip olmayacakları bir dönemde, daha 14 yaşında, yani 8. sınıfta geri dönülmesi mümkün olmayan bir yolda bu dayatmayı yapıyorlar.
Yıllardır bu gerçekleri söylüyoruz ve ne yazık ki her defasında haklı çıkıyoruz. Ancak bizlerin haklılığı çocuklarımızın ve öğrencilerimizin maruz kaldığı bu politikaları engellemeye yetmiyor. Yasamanın, yargının, yürütmenin, sivil toplum örgütlerinin, medyanın sadece siyasi iktidarın makbul gördüğünü tekrarladığı, onayladığı bir dönemde, bizler de sabırla, inatla, inançla mücadelemizi yürütüyoruz. Hala bu ülkede hukuku gözeten yargıçların olduğuna, bir tek çocuğun hakkını dahi gözeteceklerine, bu uğurda hukuku savunacaklarına inanmak istiyoruz.
Bu nedenle tüm velilerimize çağrı yapıyoruz. Bugün açtığımız dava sadece 1 milyon öğrencinin değil, tüm toplumun, tüm çocukların davasıdır! Hiçbir çocuk bu dayatmaları hak etmemektedir. Hayalleri çalınan, geleceği karartılan, siyasi hesapların parçası kılınan çocukların, öğrencilerin yaşadığı bir ülkeyi tahayyül dahi etmek istemiyoruz!
Eğitim Sen olarak, çocuklarımızın ve öğrencilerimizin bu haksızlığın, hukuksuzluğun nesnesi olmaması için Bakanlığın ortaöğretimde adrese dayalı yerleştirme sistemini yargıya taşıyoruz.
Tüm velilerimize, kamusal, bilimsel eğitimden yana tüm yurttaşlara çağrı yapıyoruz, çocuklarımızın geleceğini karartacak bu yasayı birlikte durdurabiliriz. Herkesi yarın çok geç olmadan, çocuklarımız için, bu ülkenin geleceği için harekete geçmeye çağırıyoruz. Çünkü çocuklarımızın, öğrencilerimizin kaybetmesini değil, kazanmalarını, yarına güvenle bakabilmelerini istiyoruz.
EĞİTİM SEN-ÖV DER-VELİ DER
Sendikamızın Danıştay’da açtığı davanın dilekçesini görmek için tıklayınız.
Veli adına Danıştay’da açılan davanın dilekçesini görmek için tıklayınız.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
17 Nisan 1940 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un önderliğinde kurulmasının ardından Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişiminde belirleyici bir rol oynayan Köy Enstitüleri’nin 78. kuruluş yıldönümünü kutluyoruz.
Türkiye nüfusunun yüzde 80’inin köyde yaşadığı, ülke nüfusunun büyük bölümünün okuma yazma bilmediği bir dönemde, ‘Eğitim üretim içindedir’ şiarını ilke edinerek kurulan Köy Enstitüleri, üretime ve kalkınmaya yönelik öğrenimi temel alan önemli ve tarihsel bir deneyim olarak bilinmektedir.
Köy Enstitüleri kırsal yörede toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı sağlamak; bu alanda gerekli insan gücünü yetiştirmek için kurulan temel eğitim kurumları olmuş, öğretmen yetiştirme sistemine yaptığı somut katkılar, aradan 78 yıl geçmiş olmasına rağmen unutulmamıştır.
Bugünün siyasi iktidarı tarafından hedef haline getirilen ve eğitim biliminin temeli olan karma eğitim sistemine dayanan Köy Enstitüleri’nde okutulan derslerin %50’si kültür, %25’i tarım, %25’i de teknik derslerden oluşmuştur. Beş yıllık öğrenim süresi olan Köy Enstitüleri’nde öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak en başarılılar öğretmenlik mesleğine, diğerleri ise köy hizmetlerine yönlendirilmiştir. Toplumcu bir anlayışla kurulan Köy Enstitüleri aynı zamanda tarım işlikleri ve sağlık ocakları olarak toplumsal işlevler görmüş, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri bu okullarda yapılmıştır.
Günümüzde öğrencilerin iktidar eliyle imam hatiplere, özel liselere ve meslek liselerine yönlendirildiği, büyük bölümü dini içerikli seçmeli dersleri seçmeye zorlandığı, öğretmenlerin performans ve sınav kıskacına alındığı dikkate alındığında, Köy Enstitüleri’nin zengin ders içeriği, benimsediği öğretmen yetiştirme ve eğitim modelinin ne kadar önemli ve değerli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Köy Enstitüleri’nin en önemli özelliklerinden birisi, günümüz Türkiye’sinin bir türlü kurtulamadığı eleştirmeyen, sorgulamayan, ezbere dayalı ve sınav merkezli eğitim sistemine değil, gerçek anlamda öğrenci merkezli, öğrencilerin yaparak ve yaşayarak öğrenme sürecini ilke edinen bir eğitim-öğretim ortamı yaratmayı hedeflemiş olmasıdır. Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun üzerinden 78 yıl gibi uzun sayılabilecek bir süre geçmiş olmasına rağmen, dönemin zor koşullarındaki eğitimin niteliği ile günümüz Türkiye’si arasında olumsuz anlamda çok büyük farklar olması düşündürücüdür.
Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu zorlu koşullar ve uluslararası dinamiklerin etkisi sonucunda Köy Enstitüleri soğuk savaş politikalarına kurban edilip kısa süre içinde kapatılmıştır. Köy Enstitüleri’nin kapatılmasını takip eden süreçte, özellikle 1950’li yıllarda bu önemli eğitim deneyimi önce yatılı öğretmen okullarına, ardından yatılı okullara, sonra da normal lise eğitimine yayılarak zaman içinde işlevsiz hale getirilmiş ve hızla etkisizleştirilmiştir.
Köy Enstitüleri’nin kapatılması, Türkiye’nin çağdaş, laik ve bilimsel değerlerle buluşması ve aydınlanma sürecinin ciddi anlamda kesintiye uğramasına neden olmuştur. Geçmişte Köy Enstitüleri’ni kapatan ve yarattığı tüm olumlu izleri silmeye çalışanlar, bugün laik bilimsel eğitime savaş açarak, karma eğitim uygulamalarını kaldırmak isteyerek eğitim sistemini dinselleştirmeyi ve ticarileştirmeyi hedeflemekte, eğitim sistemini iktidarın ideolojik hedefleri doğrultusunda biçimlendirmek istemektedir.
Eğitim Sen olarak, Köy Enstitüleri’nin ilerici, demokrat ve aydınlanmacı geleneğine sahip çıktığımızı ifade ediyor, Köy Enstitüleri’nde olduğu gibi, toplumcu eğitim felsefesinin tüm eğitim kurumlarında uygulanması için mücadelemizi sürdüreceğimizin bilinmesini istiyoruz.
 

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s
Milli Eğitim Bakanlığı ile Hizmet Vakfı arasında 15.7.2014 tarihinde üç yıl süreli Değerler Eğitimi Verilmesine İlişkin İşbirliği Protokolü imzalanmış, 15.07.2017 tarihinde de protokolün süresi üç yıllığına uzatılarak kapsamı genişletilmiştir.
Söz konusu protokolün ilk onaylandığı dönemde Hizmet Vakfı’nın “gönüllü öğreticilerinin” okullarda ders saatleri dışında değerler eğitimi konulu seminerler vermesi öngörülmüştür. Protokolün kapsamının 15.07.2017 tarihinde değiştirilmesinin ardından ise sadece ders saatleri dışında değil ders saatleri içerisinde de seminerler verilmesine olanak sağlanmıştır. Yine aynı kapsamda Hizmet Vakfı’na il içi ve il dışı gezi, ziyaret, piknik programı, öğrenci velilerinin katılacağı eğitim ve seminerler ve mesleki tanıtım seminerleri yapma olanağı tanınmıştır.
Belirtmek isteriz ki üç yıllık bir zaman diliminde yapılacak etkinliklere izin veren protokol hem hukuka hem de MEB’in kendi öğretim programı mevzuatına aykırıdır. Çünkü;
  • 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile öngörülen okullarda okutulacak derslerin, Talim ve Terbiye Kurulu’nun önerisiyle Milli Eğitim Bakanlığınca belirleneceği kuralı açıkça çiğnenmektedir.
  • Kaldı ki öğretim programlarında “Öğretim Programında Değerler Eğitimi” alt başlığında, değerlerin derslerin doğasına uygun olarak kazanımlar içinde verilmesinin esas olduğu belirtilmektedir. Yani söz konusu değerler, öğretmenlerin model olarak ve etkinlikler yoluyla sunabilmesinin amaçlandığı açıkça belirtilmiştir. Ancak protokolle değerler eğitimi ayrı bir ders olarak örgütlenmektedir.
  • Bu kapsamda okullarda okutulacak dersleri gösteren Haftalık Ders Çizelgelerinde yer almayan bir dersin ya da etkinliğin ders saatleri içinde yapılmasının yasal dayanağı yoktur.
  • Aynı şekilde adı geçen vakfın gönüllü öğreticilerinin ders saatleri içinde değerler eğitimi vermesi, Protokolün 7.5.3 maddesindeki seminerlere gönüllülük esasına göre öğrencilerin katılacağını düzenleyen hükmüne de aykırıdır. Çünkü ders saatleri içinde yapılan seminerler artık gönüllü olmaktan çıkmıştır.
  • Değerler eğitimi vereceği öngörülen gönüllü öğreticilerin ders saatleri içinde sınıflara girmesine olanak sağlanmıştır. Bu da hem hukuken, hem de pedagojik olarak sakıncalar içermektedir.
Eğitim Sen olarak belirtmek isteriz ki MEB, çeşitli dini cemaat ve vakıflarla yaptığı protokoller aracılığıyla çocuklarımızı öğretmenlere değil, adı tecavüz ve taciz vakalarıyla anılan kişi ve kurumların eline teslim etmek istemektedir.
Üstelik bunu yaparken öğrencilerin katılımını fiilen zorunlu tutmaktadır. Öğrencilerin ders saatleri içindeki bu ve benzeri seminerlere katılmak istememeleri durumunda öğrencinin nereye gideceği, öğrencinin güvenliğinin nasıl sağlanacağı, yine ailesine ve okula karşı öğretmenin sorumluğunun ne olacağı büyük bir belirsizlik taşımaktadır. Öğrencilerimizin asıl ihtiyaç duyduğu şey dini cemaatlerin eline teslim edilmek değil, kendi yeteneklerini ve potansiyellerini keşfedecekleri, dünyaya farklı pencerelerden bakabilecekleri bir eğitim sistemidir.
Bu nedenle Eğitim Sen olarak bu ve benzeri protokolleri yargıya taşımaktan ve toplumu bu konuda bilgilendirmekten bir an olsun tereddüt etmeyeceğimiz bilinmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki asıl sorumluluk velilerimize düşmektedir. Velilerimize çağrımız, çocuklarını kim olduğunu, ne olduğunu bilinmedikleri kişilerin eline teslim etmemeleri, onların geleceğine, emeğine ve eğitim hakkına sahip çıkmalarıdır.

0
0
0
s2sdefault
powered by social2s

İstanbul Eyüp’te oğullarının zorunlu din dersinden muaf tutulmasını isteyen Gül çifti, İdare Mahkemesi’nde açtıkları davayı kazandı.

Çocuklarını zorunlu din dersinden muaf tutulmasını isteyen veliler hukuki mücadelesini sürdürüyor. Son olarak Günel ve Cemal Gül çifti, zorunlu din dersine ilişkin Milli Eğitim Müdürlüğü’nün kararına karşı açtıkları İdare Mahkemesi’nde açtıkları davayı kazandı.
İstanbul’un Eyüp ilçesindeki Serdar Aksun İlkokulu dördüncü sınıf öğrencisi oğullarının zorunlu din dersinden muaf tutulmasını isteyen Günel ve Cemal Gül çifti, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe verdi. Eyüp İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, anne-babanın talebini reddetti. Bunun üzerine Gül çifti, konuyu idare mahkemesine götürdü. İstanbul 2. İdare Mahkemesi, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün ret işlemini hukuka aykırı bularak, iptal etti.
RET KARARI HUKUKA AYKIRI BULUNDU
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa’nın 24’üncü maddesi ile İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 9. maddesinin hatırlatıldığı kararda, “T.C. uyruklu Hıristiyan ve Musevi dinlerine mensup öğrencilerin, zorunlu olan Din Kültürü ve Ahlak öğretimi dersinden muaf tutulacakları belirtilmiştir. Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulunun aldığı bu kararla ilk ve ortaöğretim okullarında İslam dini öğretimine yönelik olarak okutulan din kültürü ve ahlak öğretimi dersinden, İslam dinine mensup olmayanların muaf tutulmasının amaçlandığı anlaşıldığından, herhangi bir dine mensup olmayan kişilerin velisi oldukları çocukların da bu muafiyet kapsamında değerlendirilmesinin yukarıda yazılı yasal düzenlemelere ve bu düzenlemelerin amacına uygun olacağı açıktır” denildi.
Mahkemenin kararında şu ifadelere yer verildi:
“Bu durumda, din eğitim ve öğretiminin ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olduğu anlaşılmakla birlikte, okulda zorunlu olarak okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin dini ve felsefi inançlarına (ya da inançsızlıklarına) uygun olmadığını belirten davacının kanuni temsilcisinin herhangi bir din mensubu ya da ateist (tanrı tanımaz) olduklarına bakılmaksızın, temel hak ve hürriyetlerden olan dini inanç özgürlüğünün uygulanması kapsamında davacının zorunlu sayılan din kültürü ve ahlak öğretimi dersinden muaf tutulması gerektiği sonucuna varıldığından, bu istemin reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.”

EVRENSEL

More Articles ...