15   Kasım
2018

Konfederasyonumuz KESK, AKP OHAL rejiminde ihraç edilen KESK’li kadınlarla yaptığı anket çalışmasının sonuçlarını açıkladı. İhraç kadınlar araştırması raporuna göre, 22 aydır devam eden ve 7 kere uzatılan OHAL kapsamında kamudan ihraç edilen emekçilerin yaklaşık % 20’sini kadın emekçiler oluşturmaktadır.
15 Temmuz darbe girişimi sonrası, darbeye karşı ilan edildiği ve 45 gün içerisinde biteceği açıklanan, 2016 Temmuzunda başlayan ve 22 aylık süreyi aşan OHAL rejimi ile yönetiliyoruz.
OHAL sonrası Türkiye genelinde kamudan ihraç edilen kişi sayısı net olarak halen bilinmemektedir. Ancak taşeron emekçi olup kadroya geçirilmeyenler, kayyumlarca işten atılanlar, üniversitelerde sözleşmesi yenilenmeyenler gibi gruplar dâhil edilince OHAL nedeniyle kamudan atılan sayısı 140.000 kişiyi geçmektedir.
OHAL İşlemleri Komisyonu açıklamasına göre; “Olağanüstü hal kapsamında yayımlanan KHK’lar ile 107.175’i kamu görevinden ihraç olmak üzere toplam 111.895 tedbir işlemi gerçekleştirilmiştir.” Konfederasyonumuzun araştırmalarına göre ise sadece OHAL KHK’leri ile ihraç edilen kişi sayısı, 116.512 kişi olup 22.028’i kadındır. İhraç edilen kadın kamu emekçilerinin toplam sayı içerisindeki oranı %20’ye denk düşmektedir.
Cinsiyet eşitsizliğiyle kurgulanmış toplumsal düzende var olmaya çalışan kadınların uğradığı eşitsizlik ve ayrımcılık OHAL sürecinde derinleşerek artmış, İhraçlar özgürleştirici etkisi bulunan çalışma alanından kadınların uzaklaştırılmasına neden olmuştur. Ekonomik özgürlüğü ellerinden alınan kadınlar daha fazla eş, aile ve toplumsal baskıya maruz bırakılmıştır.
On binlerce kadın emekçinin işsiz bırakıldığı bu süreçte;
  • 600’den fazla kadın, erkek şiddeti ile katledildi.
  • Kadın ve çocuk hakları savunusu yapan 11 dernek kapatıldı.
  • 16 kadın gazeteci tutuklandı.
  • 35 kadın belediye başkanı ve 5 kadın milletvekili görevleri engellenerek tutuklandı.
  • Kadın ve çocuklara yönelik istismar, taciz ve tecavüz saldırıları arttı.
  • Kadın ve çocuk haklarına ilişkin yasal değişikliklerle gerici bir saldırı başlatıldı.
İhraç politikası toplumsal cinsiyet boyutuyla değerlendirildiğinde kadın emeğine yönelik bir saldırı olarak nitelendirmek, AKP’nin kadına biçtiği geleneksel rolleri OHAL ve KHK’ler eliyle hayata geçirmeye çalıştığını ifade etmek doğru olacaktır.
Yaratılmak istenen tek adam rejiminin hayat bulması önünde engel olarak görülen toplumsal muhalefeti sindirmek ve yok etmek amacıyla bir silaha dönüştürülen OHAL ve KHK’ler siyasal iktidarın yıllardır yürüttüğü kadın düşmanı politikalarının bir aracı haline getirilmiştir. Siyasal, ekonomik ve sosyal alanda kadın kazanımlarını ve örgütlenmesini hedef alan saldırıların yanında emek alanında yürütülen cinsiyetçi baskılar ve politikaların amacı kadınları tüm toplumsallıktan dışlayarak mutlak itaate zorlamaktır. Kadınların toplumu dönüştürücü etkisi ve gücü nedeniyle örgütlü kadın mücadelesine karşı daha saldırgan ve intikamcı bir yaklaşım sergilenmektedir.
OHAL döneminde KESK’e bağlı sendikalardan ihraç edilen kişi ise 4.218 kişidir. Bu ihraçların % 25.3’ü (1.069’u) kadın emekçilerdendir. KESK’in kadın emeği mücadelesindeki sözüne tahammül göstermeyen siyasal iktidar OHAL fırsatçılığı kapsamında KESK’li kadınlara daha çok saldırmıştır.
Ekte sunduğumuz rapor, AKP OHAL rejiminin ihraç ettiği 232 KESK’li kadın arkadaşımızla yapılan anket çalışmasının sonuç raporudur.
snc
Rapor incelendiğinde görülecektir ki; ihraç edilen kadınların % 68’i “İhraç öncesi hakkınızda açılmış herhangi bir idari veya adli bir soruşturma var mıydı?” sorusuna “Hakkımda herhangi bir soruşturma yoktu” yanıtını vermiştir. OHAL KHK ihraçlarının açıkça hukuka aykırılığını ortaya çıkaran bu durum her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Hakkında soruşturma açılanlar ise çoğunlukla yasalara uygun sendikal faaliyetlere karşı açılan soruşturmaların olduğunu ve çoğunlukla mahkemelerde emekçilerin lehine kararların çıktığını ifade etmişlerdir.
Kamuda yaş ve kıdem süresi kazanılmış bir hak olan emeklilik hakkı ve ikramiyesinin kullanılmasında önemli bir faktördür. KESK’li kadın ihraçlarla yapılan anketin sonuçlarına göre ihraç edilen kadınların sadece % 10’u, “50 ve üzeri” yaş grubundadır. İhraç edilen kadın emekçilerin % 55’i 40 yaş altı iken % 35’i de 40-49 yaş grubundadır.
İhraç edilen kadın emekçilerin kıdem süreleri görünümüne incelendiğinde; ihraç edilen her 4 kadından birinin 5 veya altında bir kıdeminin olduğu ifade edilmiştir. Kıdem süresi 10 yılın altında olanların oranı % 46 iken, 15 yılın altında olanların oranı % 60, 20 yılın altında olanları oranı yaklaşık % 72’dir. KESK’ li kadın ihraçların sadece % 28’i 20 yıl ve üzeri kıdeme sahiptir.
KESK’li kadın ihraçların % 95’i lise üzerinde bir eğitim düzeyine sahipken % 9’u doktoralı, % 12’si yüksek lisanslıdır. Bu yönüyle ihraçlar nitelikli insan gücünün de kamu hizmetlerinden uzaklaştırılmasına hizmet etmiştir.
İhraç Edilenin Eğitim Düzeyi Oran
Lisans 59%
Önlisans 15%
Yüksek Lisans 12%
Doktora 9%
Lise ve dengi 5%
Genel Toplam 100,00%
 KESK kadın ihraç araştırması kapsamında ihraç edilenlerin ihraç edildiği dönemde medeni durumlarına ilişkin % 50 o dönemde bekar olduğunu, % 46,1 evli olduğunu ifade etmiştir. Bu kapsamda ihraçtan sonra % 8 oranında medeni durumlarında değişiklik olduğunu ifade etmişlerdir.





























































































































































KESK’Lİ İhraç Kadınlar Araştırması Raporu’nun tamamını görmek için tıklayınız.


Cinsel istismar suçlarına ilişkin düzenlemeleri içeren Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, TBMM Başkanlığı’na sunuldu.
09 Nisan 2018 tarihinde TBMM’ye sunulan çocukların cinsel istismarı suçuna ilişkin değişiklikler öngören “Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” çocukların haklarını merkeze koymak yerine çocuk istismarı vakalarının artması ve görünürlük kazanmasıyla ortaya çıkan tepkileri bastırmak için ilgili tarafların görüşü alınmadan hazırlanmıştır.
Tasarıya göre suçun 12 yaşını tamamlamamış çocuğa karşı işlenmesi halinde ceza daha da arttırılacak. Cinsel istismardan mahkûm olanlara tahliyeden 5 yıla kadar hadım uygulanabilecek. Cinsel istismar suçu mağdurlarıyla ilgili haberlere de yayın yasağı, erişim engeli getirilebilecek. Çocuk istismarı gibi son derece hassas ve kamuoyunda infial yaratan bir konuda sorumluları aklamaya, korumaya ve kamuoyundan gizlemeye yönelik olarak gösterilen her tavır, Türkiye’de çocuklara yönelik cinsel istismar suçlarının neden bu kadar arttığını açıklamaktadır. Getirilecek yayın yasağı, çocuğun yararını gözetmekten çok toplumun bilgi edinme, hesap sorma, denetleme ve kamuoyu oluşturma kanallarını kapatmaya yönelik bir adımdır.
Çocuk hakları sözleşmesi uyarınca 18 yaşının altında herkes çocuktur. 12 yaş ayrımı yapmak tıpkı hadım cezasının şeri hukuk cezası olması gibi dini referanslarla yapılan ayrımdır.  Hadım, çocuk istismarını önleme düzenlemesi olmayacaktır. Cinsel saldırı suçlarının, toplumun erkek egemen anlayış ve uygulamalarından soyutlanarak sadece cinselliğe indirgenip tıbbileştirilmesi kabul edilemezdir.
12 yaş altı çocuklar için müebbet gibi düzenleme yapmak demek 12-15 yaş arası için rıza arama gibi uygulamalara neden olacaktır. Çocuk yaşta evliliklerin yaygın olduğu ülkemizde ciddi bir tehdit olacaktır. 2015 verilerine göre, cinsel dokunulmazlık suçlarından yargılanan her altı kişiden birinin çocuk olduğu görmezden gelinerek tasarıda failin de çocuk olduğu hallere ilişkin bir düzenlemeye yer verilememektedir.
AKP hükümetinin başta Pozantı, Ensar Vakfı, İzmir, Gerger ve Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaşananlar olmak üzere ülkede yaşanan cinsel istismarın üzerini örtmeye yönelik açıklamaları, cinsel istismar ve cinsel saldırıların artmasına yol açarken, kadına ve çocuğa yönelik taciz, tecavüz ve katliamları AKP’nin cinsiyetçi politikalarından ayrı ve bağımsız düşünmek mümkün değildir. 2018 yılının;
  • Ocak ayında, basına yansıyan haberlerden sadece 147 çocuğun,
  • Şubat ayında, basına yansıyan haberlerden sadece 30 çocuğun,
  • Mart ayında, basına yansıyan haberlerden sadece 269 çocuğun cinsel istismara uğradığı bilgilerine ulaşıldı. Ancak biz kadınlar, gerçek rakamların bundan çok daha fazla olduğunu biliyoruz.
Türkiye’nin taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi ve İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası sözleşmelere uygun düzenlemeler yapılmalıdır. Çocuğa yönelik cinsel istismarı ortaya çıkaran sebepleri ortadan kaldırmak, koruyucu-önleyici ve çocukları güçlendirici uygulamalar ve hizmetler gerçekleştirilmelidir.
Eğitim Sen olarak, çocuk istismarlarının üstünün kapatılmasına ve meşrulaştırılmasına izin vermedik, vermeyeceğiz. 23-29 Nisan tarihlerinde birlikte “Çocuğun Çıkaramadığı Ses Ol’’maya çağırıyoruz.

Eğitim Sen Ankara 1 No’lu Şube'nin düzenlediği “Muhafazakar Eğitim ve Toplumu Biçimlendirme Çabaları” panelinde son dönemde  toplumsal yaşamı ve eğitimi yeniden düzenlemeyi amaçlayan değişiklikler ve neler yapılması gerektiği tartışıldı. Avukat Sevinç Hocaoğulları 91 yılık Medeni Kanun'daki hakların mücadele ile ilerletildiğini belirterek “Boşanma hakkı şimdi bile kadınların canlarıyla bedel ödediği bir konu” dedi.
Eğitim Sen Ankara 1 No’lu Şube “Muhafazakar Eğitim ve Toplumu Biçimlendirme Çabaları” konulu bir panel düzenledi. Sendika salonunda gerçekleşen panele Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Işıl Ünal ve Avukat Sevinç Hocaoğulları katıldı. Konuşmacılar son dönemde hem eğitimi hem de toplumsal yaşamı yeniden biçimlendirme çabalarını ve neler yapılabileceğini tartıştı.
Panelde ilk sözü alan avukat Sevinç Hocaoğulları, son dönemde toplumsal yaşamı yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan yasalar konusunda AKP’nin aceleci davrandığına ve geri adım atmadığına dikkat çekerek, hem kadınları hem de toplumu denetim ve baskı altına tutmak için bu yasalara ihtiyacı olduğunu söyledi. 91 yıllık Medeni Kanun'da kadınların mücadele ederek haklarını ilerlettiğine ve OHAL öncesinde çok daha ilerisini talep ettiğini belirten Hocaoğulları, AKP’nin kadın erkek ilişkilerinde bütün itirazlara rağmen müftülere nikah yetkisi veren tasarıyı yasalaştırarak simgesel bir değişiklik yaptığını ve bu ilişkiyi ‘kadın erkek eşit değildir’ diyen bir kuruma verdiğini söyledi. 
Bu tasarının yasalaşmasından sonra şimdi de boşanma konusunda arabulucuk tartışmalarının gündeme geldiğini kaydeden Hocaoğulları, “Boşanma hakkı şimdi bile kadınların canlarıyla bedel ödediği bir konu” dedi. Hocaoğulları, işçilerin haklarının da yakın zamanda arabulucuya teslim edildiğini hatırlatarak eşit olmayan patron ve işçinin aynı masaya oturtularak işçinin hakları konusunda böyle bir masada pazarlık yapmasının mümkün olamayacağını söyledi. Hocaoğulları aynı durumun şu anda eşit durumda olmayan kadın-erkek ilişkilerinde de geçerli olduğunu ve arabulucuyla çözümün imkansız olduğunu belirtti.
‘ŞİDDET AKP’NİN YASALARA İHTİYACINI GÖSTERİYOR’
Bu yasalara karşı mücadelenin şiddetle bastırılmaya çalışılmasının bu yasalara AKP’nin ihtiyacını gösterdiğini söyleyen Hocaoğulları, “Baskı altına almak ve bunu sürdürmek istiyorlar. Biz niyet okumuyoruz, niyetlerini biliyoruz. AKP toplumu yaptığı değişikliklerle denetlemeye mecbur olabilir. Sadece bunlarla kalmayacak. Başkaca da düzenlemeler öngörüyor. Biz bedel ödeyerek aldığımız haklarımızı onların iktidarı daim olması için kaybetmeyeceğiz. Geri adım atmadan mücadele edeceğiz” dedi. 
DİNİ KONTROL MEKANİZMALARI LAİKLİĞİN OLUŞMASINI ENGELLEDİ
Prof. Dr. Işıl Ünal da bugün yaşanan değişimin devletin baştan itibaren laik bir devlet olarak kurulamamasıyla ilişkili olduğunu söyledi. Devletin içine baştan dini kontrol için Diyanet İşleri gibi kurumlar yerleştirildiğini kaydeden Ünal, bu mekanizmaların lakikliğin oluşmasını engellediğini söyledi. Diyanet İşleri’nin bugüne kadar sorgulanmamasını da eleştiren Ünal, “Kırsaldaki bir kadın ‘Ne fark eder, müftü de devletin memuru devletin nikahını kıyacak’ diyor. Kopma yerine kontrol sonucu bu bağın koparılamadığını ve bu tür düzenlemelerin kabul gördüğünü görüyoruz” dedi. 
Her yapılan değişikliğin kadınların yaşam alanını sınırlandırmakla ilgili geliştiğine dikkat çeken Ünal, din ile ilgili bir konuya kolay itiraz olmadığını ve insanlar üzerinde etkili bir araç olduğunu kaydetti.
‘KENDİ SÖZÜMÜZÜ KURMAK ÖNEMLİ’
Eğitim sistemi içerisinde hızlı ve derin bir değişimin gerçekleştiğini söyleyen Ünal, sadece müfredatın değişmekle kalmadığını okul yaşam alanında bütünsel bir değişim yaşandığını kaydetti. Ünal, nasıl bir yaşam istendiğinin bilincine varılması gerektiğini vurgulayarak, “İktidarın bir yaşam biçimine karşı savaşı var. Tavrını ve neyi ortadan kaldırmaya çalıştığını net biliyor. Nerede durduğumuz, neyi savunmamız gerektiği noktasında netleşmek ve buradan mücadele etmek zorundayız. ‘Başka bir dünya yok diyor’ bize. Kendi sözümüzü kurmak çok önemli” dedi. (Ankara/EVRENSEL)

Kadın kazanımları bugün siyasal iktidarın sistematik saldırısı altındadır.

Siyasal iktidar kadınları yok sayarak, iradesizleştirmek istiyor. Çünkü özgür kadından korkuyor.  Eril zihniyet, kadını yok sayarak kendi köhnemişliğine  göre toplumu yeniden dizayn etmeye çalışmaktadır. Kadın hareketinin yüzyıllardır verdiği eşitlik mücadelesinin kazanımları yok edilmek istenmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığının okullarda dağıttığı’ Hz.Muhammed’ in Hayatı’ ders kitabında yer alan skandal öneriler yapılmak istenen toplum mühendisliğinin işaretlerini içermektedir.  Söz konusu ders kitabında erkek üstün bir varlık, kadın erkeğe hizmet etmesi gereken ve itaat etmesi gereken bir alt varlık olarak sunuluyor. Kocaya itaat ibadettir deniyor. ‘Erken yaşta evlilik toplumsal bir örf’ olarak ifade edilerek çocuk yaşta  evlilik meşrulaştırılmak isteniyor.  Milli Eğitim Balkanlığı eğitim sistemimizde var olan sorunları çözüp eğitim seviyesini yükseltecek politikalar üretmek yerine eğitime ideolojik yaklaşımıyla sorunların daha da derinleşmesine neden olmaktadır.  Tekçi zihniyet  eğitim müfretadını  kendi iktidarına hizmet edecek şekilde tek din ve tek mezhep öğretisi üzerinden şekillendirmekte, her öğrenciye zorunlu olarak din dersine katılım dayatılmaktadır. Öyle ki asimilasyon ve dinsel dayatmaların en yoğun yaşandığı Yatılı Bölge Okullarında okumak zoruna kalan  çocuklar ailelerinden uzaklaşma süreçleri yaşamakta kendi özlerine ve kimliklerine yabancılaşmaktadır.

Cumhuriyet döneminin getirdiği laik, bilimsel eğitim nüveleri de yok edilmek isteniyor. Türkiye’de eğitim politikaları kadınlar için fırsat açmamakla birlikte, son yıllarda toplumsal cinsiyet algısı giderek gerici bir anlayışta derinleşmektedir. Aşağılama, cinsel nesneleştirme süreci 11-12 yaşlarından itibaren başlamaktadır. Bu süreci besleyen büyüten en büyük olgu; eğitim sürecindeki müfredatın cinsiyetçi- köleci bir anlayışla hazırlanmış olması, kadına biçilen rolün erkeğin arzularına göre eğitim süreçleri üzerinden hayata geçirilmek istenmesidir.

Cinsiyet eşitsizlik değil, farklılıktır. Ayrımcılığın esas mağdurları kadınlardır ama bu sorun tüm emekçilerin sorunudur. Çünkü sınıf sömürüsü ile cinsiyet ayrımcılığı birbirini besler. Cinsiyet ayrımcılığı AKP ile başlamamıştır fakat AKP  cinsiyet ayrımcılığını kendi zihniyeti doğrultusunda  derinleştirmektedir.  Sömürünün en yüksek olduğu enformel sektör kadın emeği üzerinden yükselmektedir. Kadınların eş, anne gibi geleneksel cinsiyet rolleri üzerinden tanımlanması, üretim süreçlerinin esnekleştirilmesine hizmet etmektedir. Kadın  ihtiyaç olduğunda üretime katılmaktadır ama çalışma yaşamının asli unsuru olarak kabul edilmemektedir. Kadının yerinin evi olduğu söylemi, sosyal güvenlik açısından babaya kocaya bağımlı hale getirilmesi, çocuk doğurma direktifleri kadını çalışma yaşamında marjinalleştirmeye çalışır. Sorgulatmayı değil itaat ettirmeyi hedef belirleyen eğitim sistemi; yoksulluğu kader zanneden, sermayenin daha çok kar etmesi için emeğinin haklarından vazgeçen, sınıf ve cins bilincinden mahrum kalmış, şükür ve kader arasına sıkıştırılmış modern görünümlü köleler yaratmak amacını taşır.

Demokratik, bilimsel, anadilinde, laik, kamusal eğitim önündeki engeller artarak devam etmektedir. Türkiye de eğitim kurumları, iktidarın ırkçı, mezhepçi, ayrımcı uygulamaları nedeniyle gerçek işlevlerinden, evrensel insanlık değerlerinden uzaklaşmaktadır. Demokratik ve bilimsel olmayan  bir eğitim sisteminin özgür bireyler üretmesi mümkün değildir. Parasız ,nitelikli,anadilinde,bilimsel eğitim için yeterli bütçe ayrılmalı, kamu kaynakları yeni paralel cemaatlere peşkeş çekilmemeli, eğitimdeki tek tipleştirmeye son verilmelidir.

Farklılıkların zenginliğimiz olduğu unutturulmasın!

More Articles ...